GHG | 14. BÖLÜM ~ ‘’Ona Dokunmak’’

Tehlike seviyesi diğer görevlerden çok daha yüksek olduğu için, “Gerçek Aşk Gemisi” yan görevi tam 100 puan değerindeydi.

Andre artık açlığını kontrol altında tutamıyordu. Şoförün elindeki sandviçe uzanarak kapmaya çalıştı: “Bir ısırık alayım bari!”

Andre şoförün sandviçini vahşice kaptığı gibi ağzına tıktı. Delirmişçesine bir açgözlülükle yiyor, birkaç kez çiğnedikten sonra boğuluyormuş gibi göğsüne vura vura zorla yutuyordu.

Şoför ise sandviçini geri almaya çalışmadı. Sadece, Andre’nin eğilmiş halde açgözlülükle yiyişini, sanki bir hayvanı besliyormuş gibi merhamet dolu bir bakışla izledi ve yumuşak bir sesle konuştu:

“Ye evladım, ye… Açlıktan ölmek üzeresin, değil mi? Doğru düzgün bir şey yememişsindir sen. Akşam yemeğinin tadını çıkar. Afiyetle ye.”

Bai Liu kısa bir bakış attı ve sakin bir şekilde: “Bu, onun bu akşamki ikinci akşam yemeği.” dedi.  İlk yemeğini Andre, Jerf’ten zorla almıştı.

Yemeği elinden alınan Jerf, bu sözleri duyunca hafifçe irkildi. Başını eğip yüzünü elleriyle kapattı. Kulağının yanında beliren solungaç benzeri izler, öfkeyle bir anlığına açıldı. Dişleri ise bir köpek balığınınkine benzer şekilde keskin ve sık hale gelmişti.

Ancak bu tüyler ürpertici sahne sadece bir an sürdü. Bai Liu bakışlarını çevirdiğinde, Jerf korkakça başını eğmiş, sanki hiçbir şey olmamış gibi yüzünü elleriyle kapatıyordu. Yine de bir yandan göz ucuyla, arka dikiz aynasında yansıyan Bai Liu’nun yüzüne tuhaf bir şekilde odaklanmaya devam ediyordu.

[Jerf’ün Kanlı Komplosu – Yan Görev İlerlemesi %50]

Bai Liu fark edilmesi zor bir şekilde kaşlarını çattı.

Bu görevin ilerleme yüzdesi neden daha az önce artmışken şimdi tekrar arttı ki?

İlk önce Jerf, Andre’yi hedef almaya karar verdiği zaman ilerleme bir kez artmış olmalıydı.

Peki, bu sefer tekrar yükselmesinin sebebi neydi?

───── ⋆⋅☆⋅⋆ ─────

Bai Liu ve grubu limana vardıklarında, araçtan inerken şoförün ona karşı güven seviyesinin son derece düşük olduğunu hatırladı.

Aklına “Jerf’ün Kanlı Komplosu” görevi geldi. Büyük ihtimalle şoför de bu işe dahil olmuştu. Önemli bir NPC olan şoförün güvenini kazanmanın iyi bir fikir olacağını düşündüğünden, Bai Liu araçtan inerken şoföre teşekkür bahanesiyle bahşiş olarak biraz para uzattı.

Fakat şoför, Bai Liu’nun çantasındaki ona verilmemiş olan paraya sert bir bakış attı. Sonunda tehditkâr bir gülümsemeyle dudaklarını aralayarak elindeki bahşişi öptü ve elini salladı.

Eğlenceniz bol olsun.”

[Jerf’ün Kanlı Komplosu – Yan Görev İlerlemesi %80]

Bai Liu içinden bu kasaba sakinleri gerçekten de haydut kılıklılar’ diye düşündü. Parayı görünce gözleri deli gibi parlıyordu.

Şoförün çantasındaki paraya duyduğu açgözlü bakışı fark etmemiş gibi, rahatça cebindeki parayı gösterdi. Bai Liu, her zamanki gibi hafif bir gülümseme ile:

“Bol bol eğleneceğiz elbette.” dedi.

Deniz insanı avı etkinliğini izlemek için bulundukları yer, devasa bir gemiydi. Bu devasa gemi, gecenin karanlığında limandan yavaşça ayrılacaktı. Güvertede, sessizce gidip gelen denizciler vardı ve geminin alt kısmına bağlı olan küçük teknelerde ise balığa benzeyen köylüler bulunuyordu.

Bai Liu ve grubu gemiye tam gökyüzü tamamen karardıktan sonra bindi. Alt taraftaki teknelerdeki balıkçı gibi görünen köylüler ise, güverteye çıkan Bai Liu ve grubunu dikkatle izliyorlardı.

Güvertedeki denizciler ile aşağıdaki balıkçılar arasında inanılmaz bariz bir fark vardı. En önemlisi, denizciler insana benziyordu, balıkçılar gibi balığa dönüşmemişlerdi. Yüzlerinde tuhaf desenler yoktu, vücutlarından balık kokusu da yayılmıyordu. Tenleri çok soluktu. Hatta otelde kendisinin albinizm hastası olduğunu söyleyen resepsiyonistle aynı solgunlukta görünüyorlardı.

Bai Liu dikkatlice gözlemleyince, bu devasa gemide aslında pek fazla insan olmadığını fark etti. Bunca az kişiyle balık avına çıkmak için bu kadar büyük bir gemi kullanmak… Tam bir israf gibiydi.

Üstelik, bu gemide bir gariplik daha vardı. Bai Liu gemiye bindiğinde hemen fark etmişti. Gemi suya gereğinden fazla batmıştı. Bu da demek oluyordu ki, geminin içinde çok ağır bir şeyler de yüklenmişti.

Denizciler, yüzlerinde hiçbir ifade olmadan gemide dolaşıyor, sanki Bai Liu ve ekibini hiç görmüyor gibiydiler. Ara sıra, Bai Liu birkaç denizcinin karanlık köşelerde durup onlara garip bir bakış attığını, sonra yanlarındaki denizcilerle alçak sesle fısıldaşıp, ardından yüzlerinde tatmin olmuş ama tuhaf bir gülümseme belirdiğini fark ediyordu.

───── ⋆⋅☆⋅⋆ ─────

Gemi harekete geçti.

Gece yarısında deniz ürkütücü derecede sakin ve dalgalar dingindi. Geminin pruvasındaki projektör yalnızca küçük bir deniz alanını aydınlatıyor, bunun dışında her yer sanki bu devasa gemiyi yutabilecek bir karanlığa gömüyordu. Geminin iki yanında ara sıra su dalgalarının hafifçe çalkalanma sesi duyuluyor, devasa geminin güvertesindeki denizciler ise düzenli bir şekilde iş bölümü yaparak çalışıyor, kenardaki balıkçılar ise ağlarını suya bırakıyordu.

Gemi, daha derin ve dipsiz bir karanlığa doğru ilerliyordu.

Lucy, pelerinine sarınmış halde Bai Liu’nun yanında duruyordu. Koyu kırmızı rujla boyanmış dudakları, soğuk rüzgârın etkisiyle morarmıştı. Üşüyerek Bai Liu’nun yanına sokuldu:

“Bu kadar soğuk olmasının sebebi ne? Bai Liu… Az önce onlara sordum. Dediklerine göre, deniz insanlarını avlamak için, ilk deniz insanını yakaladıkları deniz alanına gitmeleri gerekiyormuş. Sadece o bölgede deniz insanı yakalayabiliyorlarmış.”

Lucy hafifçe duraksadı, ardından sesi daha da kısık bir fısıltıya dönüştü:

“O bölgeye ‘Siren’in Armağanı’ diyorlar… Sanırım bir efsanesi varmış.”

Bai Liu başını çevirdi: “Siren’in Armağanı mı?”

“Evet.” Lucy pelerinini daha sıkı sardı, titreyerek konuştu, “Aman Tanrım, burası çok soğuk. Kendimi hayaletlerle dolu ölüler diyarına gidiyormuşum gibi hissediyorum. Ancak orada böyle soğuk bir rüzgar olabilir.”

Bai Liu üşüdüğünü hissetmiyordu. Bir şey hatırlamış gibi aniden gömleğinin altındaki madeni parayı çıkarıp Lucy’yi taradı.

[NPC Adı: Lucy (Yabancılaşma Sürecinde)]

Bai Liu elini uzatıp Lucy’nin eline dokundu. Cildi buz gibi soğuk ve kaygan, dokusu sanki yeni donmuş bir mum gibiydi.

Lucy gülümseyerek Bai Liu’ya baktı. Kaşlarını kaldırmaya çalışıyor gibi görünüyordu, ama yüz kasları neredeyse bir ceset parçası gibi katıydı. Bu yüzden ifadesi son derece tuhaftı, sanki bir Picasso soyut portresi gibiydi.


Sesi de boğuk ve tuhaf bir arzuyla doluydu:

“Ellerin sıcacık… Seni öpebilir miyim?”

Bai Liu nazikçe reddetti: “Olmaz.” Hemen ardından bahanesini öne sürdü, “Etrafımızda çok fazla insan var.”

Lucy üşüdüğü için değil, vücut ısısı düştüğü için üşüdüğünü hissediyordu.

───── ⋆⋅☆⋅⋆ ─────

Bai Liu’nun yanında ne zaman belirdiği belirsiz Jerf, gözlerini önlerindeki denize dikmiş, çıldırmışçasına bir bakışla alçak sesle mırıldandı:

 “Evet, Siren’in Armağanı… Efsaneye göre, bu deniz bölgesi Siren Kralı’nın lütfu. Ölüleri bile diriltebilirmiş.”

“Bu deniz bölgesinde, gemiden düşüp boğulan talihsiz yolculara Siren Kralı yeniden doğma gücü bahşedermiş. Onlar da deniz insanına dönüşerek dünyaya geri dönerlermiş. Bu yüzden balıkçılar sürekli burada deniz insanı avlayabiliyorlar.”

Bai Liu içinden, ‘Siren Kralı çoktan yakalanıp balmumu müzesine konuldu. Peki, bu deniz bölgesi neden hâlâ durmaksızın deniz insanı üretebiliyor?diye geçirdi.

Tam Siren Kralı’nın yakalanıp karaya çıkarılmasından sonra, bu deniz bölgesi durmaksızın deniz insanı üretmeye başlaması ve ölü ruhların deniz kızına dönüşerek dünyaya geri dönmesi, ne kadar düşünülse de “Tanrının lütfu” hikâyesi gibi değil de, daha çok bir lanet veya sapkın bir tarikatın mitolojisine benziyordu.

Bai Liu, kafasında hikâyeye mantıklı bir devam senaryosu oluşturdu.

‘’Ölmüş insanların dönüştüğü deniz insanları, yakalanıp mermerin içine işlenerek balmumu heykellere dönüştürülüyor ve turistlerin ziyaretine sunuluyordu. Bazı deniz insanları ise doğrudan yiyecek haline getirilip kasabalılar tarafından yeniliyordu. Ancak daha sonra, bu deniz insanı heykelleri sonunda huzursuzlanıp tuhaf hareketler yapmaya başlamış, ardından kasabadaki turistler ardı ardına kaybolmuştu…’’

Bu, Siren’in Armağanı gibi değil de, daha çok deniz insanlarının intikamı gibiydi.

Bir denizci aniden yanlarına gelip, “Şu anda ‘Siren’in Armağanı’ deniz bölgesine yaklaşıyoruz. Lütfen gemide kafanıza göre dolaşmayın, aksi takdirde başınıza bir şey gelirse sorumluluk almayız.” dedi.

Bunu söyledikten sonra denizci hemen uzaklaştı. Bai Liu, gemideki tüm denizcilerin alt kata doğru gittiklerini, güvertenin aniden bomboş kaldığını fark etti.

Bai Liu gözlerini kısarak gemide birkaç tur attı ve fark ettirmeden bir denizcinin arkasından takip etmeye başladı.

Denizciler en alt kata, ambar bölgesine doğru gidiyordu. Yüzlerinde hiçbir duygu ifadesi olmadan, birer birer ahşap merdivenlerden gemi kamarasına iniyor, ardından bazı fısıltılar eşliğinde tekrar çıkıyorlardı:

“Benim… sorun yok.”

“…Bu şeylerin kesinlikle sorunsuz olduğundan emin olmalıyız.”

“Önceden birkaç tanesi kırılmıştı, ama sorun değil. Bu gece gelen dört kişi yendikten sonra, yerine yenilerini koyabiliriz.”

Bu denizci grubu, sanki çok önemli bir şeyi kontrol ediyor gibiydi. Kontrolleri bitirdikten sonra ise birer birer dışarı çıktılar.

Bai Liu bir köşeye saklanmış, gözlerini kısarak izliyordu. İçinden, “Demek alt ambar gerçekten de çok ağır bir şeyle dolu.  Hem ağır hem de çok önemli…” diye düşündü. Bunun ne olabileceği hakkında belli belirsiz bir tahminde bulunmuştu, ancak bu denizcilerin neden avlanmaya çıktıklarında yanlarında bu şeyi götürmeleri gerektiğini henüz çözememişti.

Tüm denizciler gittikten sonra, son denizci sanki alt ambarı kilitlemeyi unutmuş gibi çekip gitti.

Kilit, alt ambarın kapısında öylece asılı duruyor, dalgalarla birlikte sağa sola sallanıyordu; adeta Bai Liu adlı oyuncuya sesleniyordu:

Gel beni keşfet… gel beni keşfet…

Bai Liu kapıyı açıp aşağı indi. Aşağı indikten sonra, uzun ve dar bir ahşap merdivenle karşılaştı. Merdiven her adımda gıcırdıyordu ve doğrudan, karanlıktan dolayı net bir şekilde görülemeyen alt ambara uzanıyordu. İki yanında hiçbir ışık kaynağı yoktu ve tüm yapı bir mahzeni andırıyordu. Bai Liu hemen aşağı inmeyip önce el fenerini açarak, alt ambarın düşündüğü şeyle dolu olup olmadığını görmek istedi.

El fenerini açıp aşağı baktığında, her ne kadar bunu beklemiş olsa da Bai Liu’nun nefesi aniden kesildi.

Depo, çeşitli deniz insanı heykelleriyle doluydu. Bu heykeller alt ambarı tamamen kaplamış, neredeyse adım atacak bir yer bile bırakmamıştı. Göz alabildiğine uzanan bembeyaz heykeller, sıkışık bir şekilde dizilmişti.

Tüm deniz insanı heykelleri aynı şekilde başlarını yukarı kaldırmış, beyaz gözleriyle Bai Liu’ya doğrudan bakıyorlardı. Bai Liu, merdivenin etrafındaki heykel yoğunluğunun diğer yerlere göre belirgin şekilde daha fazla olduğunu fark etti.

Deniz insanı heykelleri, sanki kan kokusunu almış balık sürüsü gibi ona doğru toplanıyordu. Hatta içlerinden ikisi çoktan Bai Liu’nun durduğu merdivene adım atmıştı. Ancak el fenerinin ışığı üzerlerine düşünce geri çekilmişlerdi.

Yine de el fenerinin ışığı yalnızca belirli bir alanı aydınlatabiliyordu. Depodaki karanlık köşelerden, ışığın ulaşamadığı yerlerden, durmadan zemine sürtünen hafif hışırtı sesleri geliyordu.

Bai Liu’nun bulunduğu merdivenin etrafına giderek daha fazla deniz insanı heykeli toplanıyordu. Hepsi başlarını kaldırmış, yem bekleyen balıklar gibi gözlerini ondan ayırmıyordu.

Fakat Bai Liu geri dönmedi. O da bir süre bu heykellerin yüzlerini inceledi, sonra aniden el fenerini indirdi ve aşağıya inmeye devam etti. Bir yandan da heykellerden birine dokunacakmış gibi elini uzattı.

Küçük ekranın başında olan biteni izleyen Wang Shun: “! ! ! !”