59. Bu Saygıdeğer Kişi Sadece Çok Basit

59. Bu Saygıdeğer Kişi Sadece Çok Basit

               Yapılacak hiçbir şey yoktu; küçük shidi hapşırmayı kesemese bile, gitmek zorundalardı. Kuştüyü Kabilesi onları doğuya doğru, Yangtze Nehri’ndeki bir limana yönlendirdi. Kendi kendine giden bir gemi çağırdılar ve gemiyi koruyan bir bariyerle denize yollandılar.

               O gece, Mo Ran’in, Shizun etrafta olmadan, Shi Mei’le zaman geçirdiği ilk andı ama garip bir şekilde, düşündüğü kadar heyecanlı hissetmiyor gibiydi.

               Xue Meng ve Xia Sini çoktan yatağa gitmişti. Mo Ran, kollarını başının arkasına katlamış, tek başına güvertenin üstünde uzanmıştı, yıldızlı gökyüzüne bakıyordu.

               Shi Mei, önceden balıkçıdan aldıkları kurutulmuş balıklarla kamaradan çıktı ve Mo Ran’in yanına oturdu. İkisi sohbet ederken tembelce onları kemirdiler.

               “A-Ran, Şeftali Çiçeği Pınarı’na gittiğimizden, Ruhani Dağ Yarışmasına yetişemeyebiliriz. Benim için çok da önemli değil ama sen ve genç efendi çok güçlüsünüz, büyük bir çıkış yapma şansını kaçırırsanız pişman olmaz mısınız?”

               Mo Ran gülümseyerek döndü: “Fark etmez, itibar ve ıvır zıvır gibi şeyler sadece laf ama Şeftali Çiçeği Pınarı’na gidip öğrenmek gerçek, sevdiğim insanları korumak için kullanışlı beceriler, benim için önemli olan şey bu.”

               Shi Mei’nin bakışları gülümsemiş gibiydi ve nazikçe: “Shizun, bu düşünüş şeklini bilseydi, çok mutlu olurdu.”

               “Peki sen? Sen mutlu musun?”

               “Tabii ki ben de mutluyum.”

               Dalgalar gemiye çarptı, ahşap gemi, denizde sallanıyordu.

               Mo Ran, uzandığı yerden, bir süre Shi Mei’ye baktı. Ona biraz sataşmak istiyordu ama ne diyeceğini bilemedi. Shi Mei, onun gözlerinde, saf ve ulaşılamazdı.

               Belki onun bu saflığı sebebiyle, Chu Wanning’e karşı olan müstehcen düşüncelerinin hepsini, Shi Mei’yle yüzleştiğinde düşünmesi çok zordu.

               Mo Ran bir süre dalıp gitti.

               Shi Mei izlendiğini fark etti. Denizdeki rüzgârın uçuşturduğu bir tutam saçı kulağının arkasına sıkıştırarak döndü ve gülümsedi: “Ne oldu?”

               Mo Ran kızardı ve başını başka yöne çevirdi: “Hiç.”

               Başta, bu dışarıya çıkmalarını, –dikkatlice—Shi Mei’ye itiraf şansı olarak planlamıştı. Ama kelimeler ne zaman dudağına gelse, ağzını açamıyordu.

               İtiraf.

               Ve sonra?

               Mo Ran, bu saf ve nazik kişiye katı veya baskıcı olamazdı. Reddedilmekten korkuyordu ama hislerine karşılık alsa bile, Shi Mei’ye karşı nasıl davranacağını bilmemekten korkuyordu.

               Hepsinden önce, geçmiş yaşamında birlikte zaman geçirdikleri kısa zaman zarfında gerçekten oldukça berbat performans sergilemişti… Hayalet Hanımı’nın illüzyonundaki samimiyet dışında, onu hiç öpmemişti bile.

               Ve bunun yanı sıra, bu hayatta olan şeyden sonra, artık o zamanki illüzyondakinin Shi Mei mi yoksa Chu Wanning mi olduğundan emin olamıyordu.

               Shi Mei hâlâ gülümsüyordu, Mo Ran, yalnızca düşüncesizce, penceredeki kağıttan ince katmanı1 dürtmek istiyordu.

               Ama, bir nedenden, gülümsemeyi sevmeyen bir yüzle beyaz giyinmiş bir figür, aniden aklına geldi, daima içine kapanık o çok yalnız görünen figür.

               Aniden, boğazı tıkanmış gibiydi ve artık konuşamıyordu.

               Mo Ran, yıldızlarla kaplı gökyüzüne bakmak için döndü.

               Konuşmadan önce bir süre geçti, sessizce: “Shi Mei, sen gerçekten benim için çok önemlisin.”

               “Mn. Biliyorum. Sen de benim için öylesin.”

               Mo Ran devam etti: “Biliyor muydun? Bir keresinde bir kâbus gördüm ve sen… sen artık orada değildin. Çok mutsuzdum.”

               Shi Mei gülümsedi: “Bazen çok aptal oluyorsun.”

               Mo Ran: “…Kesinlikle seni koruyacağım.”

               “Tamam, o halde ilk olarak iyi shidime teşekkür etmeliyim.”

               Mo Ran’in kalbi sıkıştı ve: “Ben…” diyemeden edemedi.

               Shi Mei nazik bir sesle sordu: “Söylemek istediğin bir şey mi vardı?”

               Gemi sallandı ve dalgaların sesleri bir şekilde daha da yükselmiş gibiydi. Shi Mei, son birkaç kelimeyi söylemesini bekler gibi sessizce ona baktı.

               Ama Mo Ran, gözlerini kapattı: “Boş ver. Neden içeri gidip biraz uyumuyorsun? Gece soğuk oluyor.”

               “…” Shi Mei konuşmadan önce bir süre sessizdi, “Peki ya sen?”

               Mo Ran bazen oldukça kalın kafalı oluyordu: “Ben… Ben bir süre daha yıldızları seyredip rüzgârı yüzümde hissedeceğim.”

               Shi Mei kıpırdamadı. Gülümsemeden önce bir süre geçti: “Peki, o halde gidiyorum. Sen de çok geçe kalma.”

               Sonra döndü ve gitti.

               Uçsuz bucaksız gökyüzünün altında, gemi denizde ilerledi.

               Güvertede uzanan adam, az önce neyi kaçırdığının farkında değildi; hatta, kalbinin derinliklerinde aslında ne hissettiğini kazmaya çalışırken, biraz dalgındı. Uzun bir süre bunun hakkında düşündü ama gerçekten de beyinsizin tekiydi ve bu yüzden güneş doğu göklerini yumuşak bir beyaza boyadığında, hâlâ hiçbir şeyi çözememişti.

               Uyanık her anını Shi Mei’yle geçirmişti ve aralarındaki duygular derin ve içtendi. Mo Ran, yalnız kalır kalmaz, Shi Mei’ye kesinlikle açılacağını düşünmüştü, başka bir anı bekleyemezdi. Ama gemi köprünün sonuna ulaştığında, durumun bu olmadığını anladı. Belki çok sakar olduğunu düşündüğündendi ki o anda gidip paldır küldür Shi Mei’ye açılacak olsaydı, kesinlikle onu şoka uğratırdı ya da uğratmasa bile iyi bir başlangıç olmazdı.

               Shi Mei’yle arasındaki bu puslu belirsizliğe daha çok alışmıştı. Bazen kalbi pırpır ederdi, sanki düşünmedenmiş gibi uzanır ve Shi Mei’nin elini tutardı ve göğsü, baldan tatlı hassaslıkla coşardı.

               Gerçekten çabucak kırılmasını istemediği doğal bir duyguydu bu.

               Kamaraya girdiğinde geç olmuştu ve herkes çoktan uyumuştu. Mo Ran uyku matına yatıp loş gök ışığına baktı. Gözlerinin önünde, yavaşça, Chu Wanning’in görüntüsü belirdi, bazen kapalı gözlerle sessizdi, bazen de yüzünde keskin bir ifade vardı.

               Tabii ki, bu kişinin kıvrılıp uyuduğu zamanki görünüşünü, yalnızlığını ve mütevaziliğini de düşündü, çok yüksekteki dallarda çiçek açtığı için kimsenin umursamadığı bir haitang çiçeği gibiydi.

               Nefreti kenara koyduğunda, Chu Wanning’in, geçmişteki yaşamında onunla olan gönül işi, gerçekten bu dünyadaki herkesten daha derindi.

               İsteyip istemediğini umursamadan, Chu Wanning’den birçok ilkini almıştı.

               İlk öpücüğünü, ilk yemek yapışını, ilk ağlayışını.

               Ve ilk seferini.

               Lanet olsun, yalnızca düşüncesi bile bedenini ısıtıyor, kanının hızla aşağıya doğru akmasına sebep oluyordu.

               Ve karşılık olarak, ondan isteyip istemediğini umursamadan, o da Chu Wanning’e bazı ilklerini vermişti.

               İlk defa çırak oluşunu, ilk defa tatlılıkla birini elde edişini, ilk defa çiçek verişini.

               İlk defa tümüyle hayal kırıklığına uğrayışını.

               Ve kalbinin ilk kıpırtısını.

               Evet, kalbinin ilk kıpırtısı.

               Sisheng Tepesi’ne geldiğinde aşık olduğu ilk kişi Shi Mei değil, Chu Wanning’di.

               O gün, haitang ağacının altında, o beyaz cübbeli genç adam o kadar güzeldi, o kadar odaklanmıştı ki Mo Ran’in usta olarak bu kişiyi istediğine karar vermesi, başka kimsenin yapamayacağı, yalnızca bir bakışını almıştı.

               Ama ne zaman her şey değişmişti böyle?

               Nasıl ilgilendiği kişi Shi Mei ve nefret ettiği kişi Shizun olmuştu…

               Son iki aydır bunu düşünüp duruyordu. Muhtemelen o yanlış anlaşılmayla başlamıştı.

               Bu, Chu Wanning tarafından, ceza olarak kırbaçlandığı ilk andı. On beş yaşındaki çocuk odasına sendeleyerek dönmüştü, bereliydi ve hırpalanmıştı ve tek başına yatağında kıvrılmıştı, göz kenarları kızarmış, hıçkırıklara boğulmuştu. Sırtındaki yaralar, Shizun’un, Tianwen’i merhametsizce, sokak köpeğine vurur gibi indirirken, yüzündeki soğuk ifadeden daha az acıtıyordu.

               İlaç bahçesinden bir haitang çiçeği çaldığı doğruydu ama ne o haitangın ne kadar değerli olduğu hakkında bir fikri vardı ne de Wang Hanım’ın son beş yıldır, sonunda bir çiçek açması için ne kadar dikkatli baktığı hakkında.

               Bildiği tek şey, o gece eve yürürken, dalın ucunda ışıldayan beyazlık gözüne takılmıştı.

               Çiçeğin yaprakları temiz ve donuktu, kokusu yumuşak ve nefisti.

               Hayranlıkla bakmak için başını arkaya atmış, shizununu düşünmüştü. Bir nedenden kalbi küt küt atıyordu ve parmaklarının ucu bile ısınmıştı. Fark etmeden önce, çoktan çiçeği koparmıştı, dikkatlice ve nazik hareketlerle, kazayla çiçekten tek bir damla çiğ bile düşürmeye korkmuştu.

               Kalın kirpik perdesinin arasından, ay ışığının altında, çiğ dolu haitang çiçeğine baktı. O anda, henüz Chu Wanning’e beslediği hassaslığın ve sevginin ne kadar saf olduğunu bilmiyordu, o günden sonra bildiğine göre—sonraki on yıl, yirmi yıl, ölünceye kadar—asla o duyguya tekrar sahip olmayacağıydı.

               Shizun’a çiçeği veremeden önce, annesi için tıbbi bitkiler toplamaya gelen Xue Meng’le karşılaştı.

               Genç efendi, öfkeyle, onu Shizun’a sürükledi. Chu Wanning parşömeninden döndü, dinlerken bakışları buz kadar soğuktu. Mo Ran’e bir bakış attı ve bir açıklaması olup olmadığını sordu.

               Mo Ran başladı: “Çiçeği kopardım çünkü onu vermek istediğim…”

               Hâlâ o haitangı tutmaya çalışıyordu, buz ve çiğ damlaları hâlâ taze açmış çiçeğin üstünde duruyordu, donuk ama tanımlanamayacak kadar güzeldi.

               Ama Chu Wanning’in bakışları fazlasıyla soğuktu, öyle soğuktu ki göğsündeki lav gibi olan sıcaklığı dondurmuştu.

               Artık, “sendin,” kelimesini söyleyemiyordu.

               Bu duygular fazlasıyla tanıdıktı. Sisheng Tepesi’ne getirilmeden önce, kadın şarkıcılar ve müşteriler arasında aceleyle koşuşturduğu zaman, daha küçük ve daha az zorluk çıkaran biri gibi görünmek için olan, ince, yetersiz beslenmiş vücudu titrerken, her gününü o tür bakışların altında geçirirdi—-

               O tür aşağılama, o tür küçümseme…

               Üstünden bir ürperti geçti.

               Shizun onu küçümsüyor olabilir miydi?

               Chu Wanning’in yüzündeki buz gibi soğuk sorgulamayla, Mo Ran kalbinin donduğunu hissetti. Başını eğdi ve sessizce: “…Benim… Söyleyecek sözüm yok,” dedi.

               Ve gerisi malum.

               Sadece bu haitang çiçeği yüzünden, Chu Wanning, baştaki tüm sevgisi, kırk kırbaçta parçalara ayrılana kadar onu kırbaçlamıştı.

               O zaman, Mo Ran yalnızca biraz daha açıklasaydı, Chu Wanning yalnızca biraz daha sorsaydı, belki de olaylar bu şekilde gelişmeyecekti, belki de usta ve mürit kurtarılamaz bir yola ilk adımı atmayacaklardı.

               Ama o kadar çok keşkeler yoktu.

               O sırada, sıcak ve nazik Shi Mei onun yanında belirmişti.

               Chu Wanning’in köşkünden döndükten sonra, Mo Ran yemek yemeye gitmemişti, bir lamba bile yakmamıştı, sadece yatağında kıvrılmıştı.

               Karanlıkta kıvrılmış katı figür, Shi Mei kapıyı açtığında onu karşılayan manzaraydı. Nazikçe elindeki kırmızı biber yağlı wontonları masaya koydu, sonra yatağa yaklaşıp kısık sesle seslendi: “A-Ran?”

               O zaman, Mo Ran’in Shi Mei’ye karşı henüz herhangi bir özel duygusu yoktu. Dönmedi bile, hâlâ kırmızı, şişmiş gözleriyle duvara bakıyordu ve konuşurken sesi boğuktu:

               “Defol.”

               “Sana biraz…”

               “Sana defol dedim.”

               “A-Ran, böyle davranma.”

               “…”

               “Shizun’un öfkeli bir mizacı var ama alışması kısa sürüyor. Gel, kalk ve bir şeyler ye.”

               Ama Mo Ran eşek kadar inatçıydı, on at tarafından sürüklense bile kıpırdamazdı.

               “İstemiyorum. Aç değilim.”

               “…En azından bir lokma al, yemezsen Shizun kıza—-“ Cümlesini bitiremeden Mo Ran yataktan fırladı, yaşlı gözleri öfkeli ve içerlemişti, kirpiklerinin altında hafifçe titriyordu.

               “Kızmak mı? Neye kızacakmış? Bu benim vücudum, yiyip yememem onu ne ilgilendirir? Beni müridi olarak istemiyor bile, açlıktan ölürsem onun için daha az can sıkıntısı olurum, böyle daha mutlu olur.”

               Shi Mei: “…”

               Sözlerinin, Mo Ran’in yaralı noktasına böyle dokunmasını beklemiyordu ve bir süre ne yapacağını bilemedi, çaresizce önündeki küçük shidiye bakıyordu.

               Uzun bir an geçti. Mo Ran kendini toparladı ve aşağı baktı, uzun saçları yüzünün yarısını örtüyordu.

               Mo Ran: “…Özür dilerim.”

               Shi Mei, yüzünü göremiyordu, sadece omuzlarındaki hafif titremeleri ve sıkıca sıkılmış yumruklarındaki damarları görebiliyordu.

               Ama on beş yaşındaki çocuk hâlâ çok gençti sonuçta. Bir süre kendini tutmaya çalıştı ama sonuç olarak yapamadı; yüzünü kollarına gömdü, kendine kapandı ve perişan bir halde feryat etti, sesi pürüzlü ve çatlaktı, histerik ve kayıptı, acı içinde ve kederle doluydu.

               Bedeni hıçkırıklarla sarılmıştı, tekrar tekrar aynı şeyi tekrarlıyordu—-

               “Bu on beş yılda… Sadece bir ev istedim, gerçekten… Gerçekten bir ev istedim… Neden hepiniz beni küçümsüyorsunuz… Neden hepiniz bana öyle bakıyorsunuz… Neden, neden hepiniz beni küçümsüyorsunuz…”

               Uzun bir süre ağladı ve Shi Mei uzun bir süre onunla oturdu.

               Mo Ran yeterince ağladığında, Shi Mei ona tertemiz bir mendil uzattı, sonra da artık soğumuş wontonları getirdi.

               Nazikçe konuştu: “Artık açlıktan ölmek gibi aptalca şeyler söyleme. Sisheng Tepesi’ne geldin ve Shizun’un altında çıraksın, yani benim shidimsin. Ben de küçükken ebeveynlerimi kaybettim, ben senin ailen olacağım. Gel şimdi, bir şeyler ye.”

               “…”

               “Bu wontonları ben yaptım. Shizun’a yüz vermeyeceksen bile en azından bana biraz ver, hım?” Shi Mei’nin dudakları, kepçeyle tombul, şeffaf bir wonton alırken, ufak bir gülümsemeyle kıvrıldı ve Mo Ran’in dudaklarına götürdü, “Bir tane dene.”

               Mo Ran’in gözlerinin kenarları hâlâ kırmızıydı. O yaşlı gözler, yatağındaki kişiye dik dik baktı ama sonunda, ağzını açıp o nazik kişinin onu beslemesine izin verdi.

               Doğrusunu söylemek gerekirse, o wonton kâsesi çoktan soğumuştu ve uzun süre suyun içinde kalmıştı, bu yüzden artık olması gerektiği kadar iyi değildi.

               Ama o anda, mum ışığı altında, o wonton kâsesi, o kıyaslanamayacak kadar güzel yüz ve kalpten derince oyulmuş o nazik gözler. Yaşamda ve ölümde, asla unutulmayacaklardı.

               Muhtemelen o gece başlamıştı.

               Shizun’a karşı olan nefreti durmadan derinleşmişti. Ve ayrıca, o an, Shi Mei’nin hayatındaki en önemli insan olduğuna ikna olduğu andı.

               Ne de olsa herkes sıcaklık isterdi.

               Özellikle de çoğu zaman, keskin soğukta donmuş bir sokak köpeği, sadece tuzlu yolların görünümü bile karın, kışın gelişinin habercisi olduğundan, onu titretiyordu.

               Taxian-Jun görkemli görünüyordu ama kendisi gerçeği biliyordu.

               İpsiz sapsız gezen başı boştan başka bir şey değildi. Daima kıvrılabileceği, “ev” diyebileceği bir yer arayan bir başı boş ama on beş yıl arayıp yine de bulamamıştı.

               Ve böylece, aşkı ve nefreti, gülünç bir şekilde basitleşmişti—-

               Biri onu döverse, o kişiden nefret ederdi.

               Biri ona bir kâse çorba verirse, o kişiyi severdi.

               Sonuçta, sadece çok basitti.

Dipnotlar

  1. Eski Çin’de, pencereler ya açıktır ya da kağıtla kaplanmıştır; bu durumda, buradaki pencere kağıdı, iki kişi tarafından bilenen ama hiçbirinin söylemek istemediği bir şeyin mecazı, kağıt kolayca yırtılabilir ama dürtülene kadar sağlamdır.