180. Shizun, Neden?

               Chu Wanning için, bu, Mo Ran’in avuç içlerine bu kadar yakın temas ettiği ve parmaklarının birbirine sıkıca dolandığı ilk an olmuştu.

               Bunun yeterli olduğunu düşünüyordu, hatta çok fazlasıydı; neyse ki Mo Ran daha fazla bir şey yapmamıştı, yoksa muhtemelen gerçekten yüz chi1 yükseklikten aşağı atlar ve topuklardı.

               Gerçekten de şanslıydı.

               Mo Ran için ise, bu, Chu Wanning ile avuçlarının bu kadar yakın temas içerisinde olduğu kaçıncı seferdi, hiç bilmiyordu.

               O, bu anın yeterli olmadığını düşünüyor, hatta daha fazlasını istiyordu; ama neyse ki daha fazla bir şey yapmamış, ellerini tutup öpmek ve daha fazlasını talep etmek gibi düşüncelere kapılmamıştı–––bu zevki tatma arzusunu kontrol altında tutmuştu.

               Gerçekten de talihsizdi.

               Ancak buna rağmen Mo Ran, Chu Wanning’in kaçıyor gibi göründüğünü hâlâ algılayabiliyordu.

               O gün kılıçtan indiklerinde Chu Wanning tek kelime etmeden dönüp kaçmıştı. Birkaç adım attıktan sonra, adımlarının çok hızlı olduğunu düşünüp hemen yavaşlamıştı.

               Yavaşladıktan sonra birkaç adım daha attı ve Mo Ran’in arkadan onu takip ettiğini duyunca utanç ve telaşla dolup tekrar hızlı yürümeye başladı.

               “……”

               Mo Ran, hızlı adımlarını izlerken, kalbinde iç gıcıklayıcı bir his, acı, sıcaklık ve yumuşaklık duygusu uyanmıştı.

               Mo Ran, Chu Wanning’in başını eğmiş, bir ağaca doğru yürüdüğünü görünce hemen uyardı, “Dikkat et–––!”

               “Bam!”

               Ama yine de ağaca çarpmıştı.

               Mo Ran hızla yanına koştu ve endişeyle sordu: “Acıyor mu? Bir bakayım.”

               Chu Wanning sözsüz bir şekilde alnını tuttu ve bir süre sonra yürümeye devam etti.

               Mo Ran onu takip etmek istemiş, ancak Chu Wanning’in “Beni takip etme,” dediğini duymuştu.

               “Ben de… Geri dönüp dinlenmeliyim.”

               “Önce durup biraz rüzgârda serinle, serinleyince gel.”     

               Serinlemek mi?

               Mo Ran gülümsedi, nasıl serinleyebilirdi?

               Senin elini tuttum, bu gece, kalbim ateş gibi yanıyor.

               Ama yine de söz dinledi ve takip etmeyi bıraktı. Soğuk ay ışığında durup, Chu Wanning’in duvarın arkasında kaybolana kadar uzaklaşmasını izledi. Sonra Chu Wanning’in yanlışlıkla çarptığı ağaca doğru yürüdü, bir süre hareketsiz durdu ve alnını ağaca dayadı.

               Ağaç kabuğu pürüzlüydü, gözlerini kapadı.

               Chu Wanning…

               Onu seviyordu.

               Uçuşan çiçekler ve akıp giden sular, ıssız adayı bahara benzer kılar.

               Parlak ay gökyüzünde ışıldar, berrak bulutlar güneşi gizler.

               Sessizce yükselen gelgit, bürünür su ve gökyüzü tek bir renge.

               Tüm dünya olsa da harikulade, kıyaslanamaz tek bir “Chu Wanning beni seviyor,” cümlesiyle.

               Kelime dağarcığı ne kadar kısıtlı, yeteneği ne kadar sınırlı olsa da yüreği duygular ve düşüncelerle dolup taşıyordu. Aşk, Mo Ran gibi basit ve kaba bir odunu bile şaire çevirmişti. Chu Wanning onu seviyordu, Chu Wanning… Chu Wanning onu seviyordu!

               Alnını ağaç kabuğuna sürttü, sakinleşmek istedi, kendini dizginlemek istedi, “serinlemek” istedi…

               Faydası yoktu, yapamamıştı.

               Artık sakinleşemezdi, kendini tutamazdı, serinleyemezdi. Kapalı gözleri titriyordu, kirpiklerinin arasından şefkat ve coşku dolu bir yumuşaklık taşıyordu. Dudakları yukarı doğru kıvrılırken yanaklarındaki gamzeler gittikçe derinleşiyor, tatlı bir anlam ve sevinç taşıyordu.

               Chu Wanning onu seviyordu.

               Onu seviyordu.

               O… O onun sırılsıklam aşık olduğu kişi, bu dünyadaki en harika insan, hayatının geri kalanında kollarında tutmak istediği kişiydi, O Chu Wanning’di…… Chu Wanning ……

               Onurlu Taxian Jun, şimdiki efsun dünyasının Mo zongshisı, şaşırtıcı bir şekilde, bu ıssız ve tenha, beyaz kumsalda, hışırdayan dalları ve yaprakları olan büyük bir ağaca dayanarak, gözleri kapalı ve başını öne eğmiş bir halde omuzları hafifçe titreyerek yüksek sesle gülüyordu.

               Chu Wanning onu sevdiği için kokladığı rüzgâr tatlıydı, kulaklarındaki dalgaların sesi tatlıydı.

               Chu Wanning onu seviyordu.

               Gözlerini kapatarak gülüyor, ama güldükçe de ağlıyordu.

               Deli gibi sırıtıyordu, ama gözlerinden yaşlar akıyordu. Çok tatlıydı, ama yine de kalbi çok acıyordu.

               Chu Wanning…

               Onu seviyordu.

               Kelebek Kasabası olayından beri, içerisinde düğümlü saçları olan brokar keseyi gizlice taşıyordu.

               Onu seviyordu…

               Aniden Chu Wanning’in ne zamandan beri arkasında durduğunu, sessizce eşlik ettiğini ve beklediğini, ona dönüp bakmasını, elini uzatmasını ve kendisini görmesini beklediğini merak etmişti.

               Chu Wanning ne kadar beklemişti?

               Bu yaşamda, önceki yaşamda.

               Birbiri ardına, yirmi yıl mı?

               Hatta yirmi yıldan da fazla.

               O, tozun ve dumanın2 ötesini gören, dünyadaki en paha biçilemez şeyin zaman olduğunu bilen Mo Weiyu idi.

               Güç ve nüfuzla, el kaldırırsınız bulut olur, ters çevirirsiniz yağmur olur;3 her türlü değerli hazine, bal dolu söz durmaksızın size gelir, ancak zaman, akan bir nehir4 gibi kayıp gider ve bir daha geri getirilemez.

               Bir kişi sizi on bin tael altın ile değişmeye razıysa, bu şehvettir.

               Sizi parlak bir gelecekle değişmeye razıysa, bu aşktır.

               Ancak biri sizi beklemek için hayatından yirmi yılı, en iyi zamanlarını harcamaya razıysa…

               Tek kelime etmeden, karşılık beklemeden, sonuç beklemeksizin.

               Bu aptallıktır.

               Gerçekten, gerçekten, çok aptalcaydı.

               Mo Ran’in boğazı kuruydu ve dilinden yukarı tırmanan acılık, gelgit gibi kabarıyordu ve düşündü–––

               Chu Wanning, sen gerçekten… Çok aptalsın.

               Neden? Nasıl olabilir?

               Ben, Mo Weiyu… Ne hakla seni bu kadar etkileyebilirim.

               Sen dünyanın en iyi insanısın, ya ben?

               Ellerim kanla dolu, ölsem daha iyi, binlerce kişi bana sövdü, reenkarnasyona layık değilim.

               Sana zorbalık yaptım, senden nefret ettim, yüzüstü bıraktım, senin ölümüne sebep oldum.

               Ne yaptığımı bile bilmiyorsun…

               Aslında hiçbir şey bilmiyorsun!!

               Mo Ran ağaca sarıldı, hıçkırıkları uğultulu okyanus esintisine karıştı. O ne yapmıştı…

               Chu Wanning’in bakışları onun üzerindeyken başka birinin ardından koşmuştu.

               Chu Wanning’in bakışları onun üzerindeyken bir başkasının ona bakmasını beklemişti.

               Jincheng Gölü illüzyonunda kendi ağzıyla Chu Wanning’e, “Shi Mei, senden hoşlanıyorum,” demişti.

               Chu Wanning’in kalbini bıçakla deşmişti!

               Peki ya Chu Wanning?

               Sessizliği bir kaya gibiydi, nehrin akıntısında kımıldamayan bir kayaydı. Yüreğini hançer deşse bile, sanki hiçbir şey olmamış gibi, ona bakmış, hoş görmüş ve ona eşlik etmeye devam etmişti.

               Ölüme kadar.

               … Ölüme kadar.

               Yüksek sesle güldü ve acı acı ağladı. Ay ışığında sadece kendisi vardı. Delirmenin eşiğinde olduğunu kimse göremezdi.

               Chu Wanning, iki yaşamda da ölünceye dek Mo Ran’in, duygularını bilmesine asla izin vermemişti. Bu gururlu ve dürüst adamın hayatı boyunca yaptığı en mütevazı şey birine aşık olmaktı.

               Onun için elinden gelen her şeyi yapmış, ama o uzun bekleyişte karşısındakinin gözünde asla kendi yerinin olmayacağını net bir şekilde anlamıştı. Karşısındaki kişinin kendisini sevmeyeceğini bilerek, rahatsız etmemeyi, harekete geçmemeyi, başkalarına en ufak bir rahatsızlık vermemeyi seçmişti.

               Onurunun son kırıntılarını korumayı seçmişti.

               Geçmiş yaşamlarında, ölene kadar, sadece tek bir cümle söylemişti, “Sana haksızlık eden bendim, yaşamda da ölümde de seni suçlamayacağım.”

               Bu yaşamda, ona sevgisini açtığında, Chu Wanning kadar harika, onun kadar gururlu bir insan, “Ben iyi biri değilim. Daha önce hiç kimse tarafından sevilmedim,” demişti.

               Taxian Jun… Mo Weiyu… Sen… Ne… Yapıyordun…

               Ne yapıyordun!!!

               Kör müydü yoksa akıl sağlığı yerinde mi değildi?

               Nasıl bu kadar kör olabilmişti, onu nasıl bu kadar yüzüstü bırakabilmişti.

               Chu Wanning yatakta yatıyordu, perde çoktan çekilmişti. O puslu katmanların ardından, çadırın dışındaki ışıklara baktı.

               Yüzü çok sıcaktı ve kalbi çok hızlı atıyordu. Ancak düşünceleri donmuş haldeydi ve çok yavaş akıyordu.

               Dışarıdaki, ruhunun günahlarından dolayı saf tatlılığı hissedemeyen birisiyle kıyaslandığında, Chu Wanning çok daha basit, çok daha temiz görünüyordu.

               Beş parmağını uzatıp gözlerinin önünde açtı, kendine geldiğinde bir eliyle diğer elinin arkasını kapattığını ve avuç içinin, elinin tersiyle üst üste bindiğini gördü. Tıpkı az önce Mo Ran’in onu tuttuğu gibi.

               “…”

               Ne yaptığının farkına varan Chu Wanning şaşkınlıkla dondu. Daha sonra utançtan sinirlendi. O adamın kudretli gücüne bu kadar kapıldığı ve kurtulamadığı için kendinden nefret ediyordu.

               Ne işe yaramazdı!

               Şiddetle elini bıraktı ve sol eliyle sağ elini tokatladı.

               “Gıcııır.”

               Kapı aniden itilerek açılmış ve içeri giren gece meltemi perdeyi dalgalandırmıştı.

               Chu Wanning hızla dönüp sırt üstü uzandı, gözlerini kapatıp uyuyormuş gibi yaptı. Adamın odaya girip yatağın yanına geldiğini duydu. Uzun boylu silueti mumun titrek parıltısını engelliyordu, perdeyi ayırdığı mesafeden bile ışığın aniden solgunlaştığını hissedebiliyordu. Mo Ran’in gölgesi yatağın üzerine düşerek ona baskı yapıyor ve nefesini kesiyordu.

               “Shizun, uyudun mu?”

               Mo Ran’in sesi çok nazikti. Nedense, sanki denizin tuzlu acı sularına batırılmış da boğazı yanıyormuş gibi bir boğukluk taşıyordu.

               Chu Wanning cevap vermedi.

               Mo Ran bir süre orada durdu, sonra sessizce, Chu Wanning’i rahatsız etmemek içinmiş gibi, dün gece uyuduğu yere uslu bir şekilde kendi yerini yaptı ve mumu üfledi.

               Bir anda, oda karanlığa gömüldü. Bu kez ruhani kelebekler ve çiçekler olmadığından karanlık dün geceden bile daha derindi. Duyusal olarak uyarıcıydı, baskı altında hissettiriyordu. İnsanı gece olacaklardan korkutuyor, ama aynı zamanda gece olacakları dört gözle bekletiyordu.

               Ancak Mo Ran hiçbir şey yapmadı. Eskiden genelev ziyaretleriyle tüm yörede meşhur olan bu adam, birdenbire çok sert, tedbirli, şefkatli ve görgülü biri oluvermişti.

               Tamamen giyinik bir halde uzandı.

               Chu Wanning rahat bir nefes aldı. Sonrasındaysa belli belirsiz bir melankoli hissetmişti. Ancak bu melankolisinden utanmaya fırsat bulamadan, Mo Ran’in tekrar yerden kalktığını duydu. Sonra perdeler hafifçe hareket etmişti. Yatağının perdelerini açmıştı.

               Chu Wanning’in yüreği ağzında atıyordu. Hiç hareket etmedi. Hâlâ mışıl mışıl uyuyor görünüyordu. Hatta diğer kişinin garip bir şey fark etmeyeceğini umarak nefesini düzenlemeye çalıştı.

               Mo Ran’in aniden ayağa kalkarak ne yapmak istediğini bilmiyordu.

               Hiç efsun partneri olmamıştı ve cinsel arzularını her zaman dizginlemişti. Seks hakkında sahip olduğu tek bilgi, o saçma rüyalardan geliyordu.

               Daha önce hiç suya girmemiş bir adam gibiydi. Yükselen dalgalardan arzuladığından daha çok korkuyordu. Öncesinde, beline ulaşan küçük bir su havuzu bulmayı ve birkaç kez su sıçratmayı tercih ederdi. Aniden akıntıyla yüzleşmek zorunda kalırsa, girdabın içinde boğulmaktan korkuyordu.

               Bu nedenle, Mo Ran’in başka bir şey yapmasından gerçekten çok korkuyordu.

               Ancak, Mo Ran’in onun hafifçe titrediğini hissettiği için mi, yoksa onun huzursuz ve hızlı nabzını duyduğu için mi olduğunu bilmiyordu, ama Mo Ran bir süre sessizce durmuş ve ardından eğilmişti–––

               Vücudu biraz alçalmıştı ve Chu Wanning onun sıcak ve güçlü nefesini neredeyse hissedebiliyordu. Alev alev yanan göğsü sanki üzerine bastırıyor gibiydi.

               Ancak bir süre ona baktıktan sonra, favorilerine düşen bir tutam saçı kulağının arkasına itmiş ve sonra nevresimlerin hışırtısıyla sıcak battaniyeyi üzerine örtmüştü.

               Chu Wanning biraz daha rahatlamıştı. Kendini hem tatmin olmuş hem de memnuniyetsiz hissediyordu. Ama görünüşe göre, Mo Ran her şeye rağmen dürüst bir kişiydi…

               “Kişi” kelimesi aklında hâlâ tazeyken, bu dürüst kişi Mo Ran tekrar başını eğdi. Chu Wanning ancak yanağında yumuşak ve sıcak bir dokunuş hissetmişti ki başı bir uğultuyla dolmuş, kıyıdaki devasa kayaları delip geçen fırtınalı dalgalar zihnini harekete geçirerek binlerce deniz köpüğünü her yana sıçratmıştı.

               Mo Ran’in nefesi etrafını sarmış, onu kavurmuş, ona eziyet etmişti.

               Onu yanağından öpmüştü.

               Kaç kişi sevdiğinin uyuyan yüzüne bakıp sadece kol yenlerindeki elleriyle seyredebilir, sadece battaniyeyle üzerini örtebilir, sadece iyi geceler dileyebilirdi?

               Mo Weiyu, tüm dayanıklılığını ve sabrını tüketmişti. Zincir, arzusunun etine derinlemesine gömülmüştü, diğer her şeyi bastırıyordu. Ancak sonunda kendini bu nazik öpücüğü kondurmaya kaptırmıştı.

               Kanı gürüldüyordu. Zavallı Gece Göğünün Yuheng’ı bilge ve kudretli bir adamdı. Yiğit duruşuyla bir ömür boyu sakin ve soğukkanlı olmuştu, ama Mo Ran’in sıcak ve derin nefesinin altında yanakları yanıyor, avuçları terliyordu.

               Bir an için başka hiçbir şey düşünemedi. Hiçbir şey hissedemedi. Nefesini tuttu. Kalbi o kadar hızlı atıyordu ki artık ona ait değil gibiydi. Gökyüzü ile dünya arasındaki uçsuz bucaksız genişlikte hiçbir şey kalmamış gibiydi ve sanki karnında aniden bir ısı demeti tutuşmuştu ve gözlerinin önünde iç içe geçmiş renkli ışık noktaları parlıyordu. Başı dönerken yalnızca bir şeyin zar zor farkına varabilmişti:

               Mo Ran onu öpüyordu.

               Sadece yandan olmasına rağmen.

               Mo Ran’in onu ne kadar süredir öptüğü gibi diğer şeylere gelecek olursak, artık bunu düşünecek enerjisi yoktu. Parmakları yatağın altına sıkıca kenetlenmişti ve sıcaktan terliyor, göz kapakları tir tir titriyordu…

               Neyse ki gece çok karanlıktı ve Mo Ran kontrolsüzce titreyen kirpiklerini görememişti.

               Neyse ki, Chu Wanning’in yüzü çok sıcak ve tüm bedeni sersemlemiş haldeydi ki öptüğü sırada Mo Ran’in yanağından aşağı kayıp boynuna akan sıcak gözyaşını hissetmemişti.

Dipnotlar

  1. 100 chi: Yaklaşık 34 metre
  2. Toz ve duman, fani, geçici dünya için bir metafordur.
  3. 翻手为云覆手为雨 [fān shǒu wéi yún fù shǒu yǔ] tam anlamıyla, avucu yukarı çevirince bulut toplayıp aşağı çevirince yağmur yağdırmak. Çok güçlü ve yetenekli anlamına gelen bir deyim. Kaprisli veya oyun oynamaya alışkın insanları tanımlamak için de kullanılır.
  4. 逝者如川 Ölü, nehir gibidir; Konfüçyüs nehrin yanında şöyle der: “Nehir çok hızlı akıp gidiyor! Gece gündüz akmaya devam ediyor.” [Anlamı]: Zamana değer vermemiz gerektiği anlamına gelir. Zaman akan su gibidir, yanımızdan sessizce geçer ve en güzel zamanı dikkat etmezsek kaybederiz. Sözde gençlik fanidir ve gençlik zordur işte böyle bir gerçektir. Bu cümle, özellikle hızlı tempolu modern yaşamda bize her zaman zamana değer vermeyi hatırlatır.