BL, NOVEL, SHA PO LANG, TARİHİ

Sha Po Lang 3. Bölüm: Meşhur General

“ Shiliu hastalık derecesinde kör ve sağırdı, tabii ki laf olsun diye, hayata dair hiçbir planı veya hırsı yoktu, kararlılığı da.”

➸ ➸ ➸ 

Xu ailesi birkaç araziye sahipti, Xu Baihu da bir ordu mensubuydu. Yerel bölgede yaşam hiç de kötü değildi. Biraz küçük bir aile servetine sahip olmuşlar, yemek ve temizlik işleri için yaşlı bir hizmetkar tutmuşlardı.

Tan yeri ağardığında Xu ailesinin yaşlı hizmetçisi kahvaltı hazırlamayı yavaştan bitirmişti. Chang Geng’ın çalışma odasının kapısını çalmak için geldi: “Genç Efendi, Hanımefendi onun odasında yemek yiyecek misiniz diye sordu.”

Chang Geng o sırada mevcut örneklerle kaligrafi çalışmaya konsantre olmuştu; yaşlı hizmetçinin onu çağırdığını duyunca el hareketi bir anlığına durdu. Ezbere okur gibi cevap verdi- “Hayır. Anne huzuru ve sessizliği tercih eder, onu rahatsız etmeyeceğim, sakıncası yoksa ona saygılarımı iletir misin?”

Yaşlı hizmetçi cevabına şaşırmamıştı. Aşağı yukarı günlük anne çocuk rutiniydi, yeni bir hadise değildi.

Aslında oldukça garip bir durumdu. Mantıken, sadece Xu Baihu üveybabasıydı; arasında kan bağı bulunanlar Chang Geng ve Xi Niang’dı. Fakat sadece Xu Baihu evdeyken bu anne oğul ikilisi aynı masada ziyafet yapar, selamlaşmalarını değiştirir, aileye saygı gösterir ve uyumluymuş gibi davranırlardı. Ailenin erkeği gider gitmez, yabancılardan daha yabancıya dönüşürlerdi ve birbirlerini göz ardı ederlerdi. Aynı evde yaşarlardı fakat Chang Geng ana kapıyı bile kullanmazdı; her gün yan girişi kullanmak için yan komşuya koşardı. Aylar geçse bile bu anne oğul birbirini göremeyebilirlerdi.

Hatta daha önce Chang Geng hayatına mal olacak kadar şiddetli hastalandığında, Xiu Niang yalnızca umursamaz bir bakış atmış, öldü mü kaldı mı diye endişe bile etmemişti.

Sonunda onu alıp, ona bakan Shiliu idi.

Yaşlı hizmetçi Chang Geng’ın Xiu Niang’ın öz oğlu olmadığından hep şüphe duyardı. Yine de görünüşte birbirine benziyorlardı; aralarında mutlaka bir kan bağı vardı.

Dahası memleketinden uzakta olan, kendini koruyacak gücü bile olmayan, Xiu Niang gibi dayanıksız ve kırılgan bir kadın…. Eğer bu kendi öz oğlu olmasaydı, neden onu hala çocuğu olarak yanında tutardı ki?

Gerçekten anlaması zordu.

Bir süre sonra yaşlı hizmetçi bir yemek saklama kabı getirdi ve Chang Geng’a: “Efendi muhtemelen yarın geri gelecek. Hanımefendi, Genç Efendi’nin yarın eve erken gelmesini istedi.” dedi.

Chang Geng ne demek istediğini anlamıştı; Xu Baihu geri döndüğünde, uyumlu anne oğul oyununu sergilemeleri gerekecekti. Kafasını salladı ve “Biliyorum.” dedi.

Bakışları yemek saklama kabına düştü. Aniden Chang Geng sapında uzun bir saç tutamı olduğunu fark etti ve uzattığı elini korkuyla hemen çekti.

Yaşlı hizmetçinin saçları çoktan ağarmıştı. Siyah ve yumuşak uzun saç tutamı şüphesiz ki ona ait değildi. Xu Baihu henüz dönmemişti. Bu evde hizmetkarı da sayarsak, toplam üç kişi vardı. Eğer yaşlı hizmetçinin değilse, şüphesiz ki, Xiu Niang’ın olmalıydı.

Chang Geng’ın bir çeşit tuhaf bir temizlik anlayışı vardı -kendi annesini küçümseyen bir oğuldu.

Yan komşusunun evinde kalırken, hiç dert etmeden yifusunun arta bıraktığı bir kase pirinci yiyebilirdi ama eve döner dönmez, Xiu Niang’ın eli bir şeye değdiği takdirde, o şeye asla dokunmazdı.

Yaşlı hizmetçi onun garipliğini fark etti ve gülümsemeyle saçı ortadan kaldırdı: “Hanımefendi kazara kutunun üstüne düşürmüş, içindeki kahvaltıya henüz kimse dokunmadı, lütfen içiniz rahat olsun.”

Chang Geng nazikçe gülümsedi: “Dert etmeyin, tesadüfe bakın ki; bugün Shen Hoca’ya sormam gereken birkaç konu da vardı. Yifunun evinde kahvaltımı yapacağım.”

Sonuç olarak, yemek saklama kabını kabul etmedi. Masanın üstündeki bütün notları ve kağıtları bir araya getirdi, onları kolunun altına aldı daha sonra kapının arkasında duran ağır kılıcını alıp gitti.

Çelik zırhlar memurlar ve askerler tarafından şehrin savunma güçlerine yollanırdı. Yanhui Kasabası’nın memurlarının çelik askeri zırhlar alanında uzmanlaşmış ‘Makinist Departmanı’ vardı.  Yine de bakım gerektiren zırhların sayısı çoktu. Sıkışık olduklarında halkın içinde yüklerini paylaşabilecekleri makinist ararlardı.

Çelik zırhları ve makineleri tamir edenler “Chang Bei Shi- Makinistleri”ydi.  Bütün gün “demir arkadaşlar” ile uğraşırlardı, zanaatkar işini andırıyordu. Fakat diğer insanların gözünde, makinistler ve birinin saçını ya da tırnağını kesenler neredeyse aynıydı. Bu ‘düşük sınıf’ birinin sahip olacağı tarzda bir işti.  Masaya yemek koyabildiği sürece, saygıdeğer büyük bir meslek olarak görülmezdi.

Shen Hoca bir alimdi; kimse neden böyle alışılmadık bir hobiyle uğraştığını anlamıyordu. Sadece boş vakitlerinde onlarla uğraşmayı seviyor değildi, aynı zamanda becerilerini sık sık para kazanmak için de kullanırdı, tahsilini alçaltır ve alimane imajını zedelerdi.

Ancak– tesadüfen delikanlının rüyasına giren Shen Shiliu, tembel tembel 2 uzun bacağını geriyordu. Kapı eşiğinde oturmuş, yanında içtikten sonra temizlemeyi bile dert etmediği boş bir ilaç kasesiyle kapı çerçevesine karşı sanki hiç kemiği yokmuş gibi yaslanmıştı.

Shiliu belini gerdi, uzandı ve halsiz bir şekilde Chang Geng’a elini salladı: “Oğlum, gidip şarap şişemi getir.”

Ellerinden makine yağı ve ter damlayan Shen Hoca, Chang Geng’a : “ Onu kafana takma. Yemek yedin mi?” dedi.

Chang Geng: “Yemedim.”

Shen Hoca kafasını çevirdi ve öfkeyle Shiliu’ya: “Daha yeni kalktın, çoktan etrafta yayılıp beslenmeyi bekliyorsun! Neden birazcık yardımcı olamıyorsun ki? Gidip biraz pirinç yıka ve birkaç tabak lapa pişir!” dedi.

Shen Shiliu kafasını yana yatırdı, yeteri kadar sağır bir şekilde yavaşça sordu: “Hı? Ne?”

“Ben yapayım,” Chang Geng bu duruma çok alışmıştı, “Ne tür pirinç?”

Bu sefer Efendi Shiliu açıkça duymuştu, uzun kaşlarını kaldırdı ve Shen Hoca’ya: “Çocuğa emir vermeyi bırak, neden kendin yapamıyorsun ki?” dedi.

Genellikle kibar ve nazik olan Shen Hoca bu alçak kardeşi tarafından her gün kışkırtılıyordu, yüzünde bariz bir kızgınlıkla: “Sırasıyla yapacağız dememiş miydik? Tek bir şeyi duyamıyorsun, neden o da verdiğin sözler oluyor?”

Shen Shiliu her zamanki eski numarasıyla bundan kaçmıştı, tekrardan ‘duyamıyordu’ daha sonra da sordu: “Neye havlıyor bu?”

İnanılmaz bir şekilde gerçekti.

Chang Geng: “…”

Gerçekten de tam da sağır bir adama uygundu.

“Dedi ki…” Chang Geng kafasını eğdi ve Shiliu’nun bakışlarındaki latife tarafından vuruldu, geçen gece gördüğü rüya gözünde canlandı. Aniden etkilenmiş olduğunu fark etti.

Birdenbire Chang Geng’ın boğazı kurumuştu; tepkisiz bir suratla düşüncelerini sabit tutmaya çalıştı: “Lütfen uslu dur, sabahın bu saatinde numara yapma.”

Shen Shiliu’nun bu sabah içki içme şansı pek olmamıştı. Hala vicdanının ayık olan bir kısmıyla, gülümsedi, Chang Geng’ın elini tuttu, ayağa kalmak için biraz güç aldı, içtenlikle başını okşadı ve daha sonra sendeleyerek mutfağa girdi.

Gerçekten işe koyulmaya hazırdı- Efendi Shiliu‘nun ev işlerini yapması neredeyse demir ağaçların yeşermesiyle* karşılaştırılabilirdi, yüzyılda bir görünen inanılmaz nadir vakaydı.

*Tie shu kai hua terimi, yüksek olasılıklı ya da aşırı nadir vakalar için kullanılır.

Chang Geng aceleyle peşinden gitti, yifusunun birkaç avuç dolusu pirinci dikkatsizce tutup hepsini çanağa attığını, üstüne su döktüğünü ve su damlacıklarını sıçratarak yıkadığını gördü. Sonra ‘kendini alçattı’ ve içine 2 parmağını batırdı, kısa bir süre karıştırdı sonra onları çıkardı, arta kalan suyu salladı ve, “Kendime düşen payı yıkadım. Shen Yi gel, senin sıran.”

Shen Hoca: “…”

Daha sonra Shen Shiliu masanın üstündeki şarap şişesini aldı, bir yudum aldıktan sonra kafasını yana yatırdı, hareketleri kusursuzdu, bulutların hareket edip suyu takip etmesi gibiydi.

…Chang Geng bazen onun körlüğünün sadece numaradan ibaret olduğundan şüpheleniyordu.

Shen Hoca tamamen yenilgiyi kabul etmişti. Artık onunla gereksiz yere tartışmayacaktı, ellerini saponinle yıkadı, aceleyle mutfağa girdi, kahvaltılarını yeniden ıslattı ve Shiliu’nun arkasında bıraktığı dağınıklığı temizlemeye başladı.

Chang Geng sabah erkenden yazdığı notları çıkardı ve onları Shen Yi’ye gösterdi. Shen Yi yorum yapmayı bitirdiğinde, Chang Geng ateş yanmaya devam etsin diye onları sobaya attı.

“El yazın bayağı bir gelişmiş. Son zamanlarda çok emek harcadın, değil mi?” dedi Shen Hoca. “Görüyorum ki An Ding Markisi* Gu Yun tarafından yazılmış ‘Chang Ting**’i taklit ediyorsun.”

*An Ding; istikrar, düzen demektir,  An Ding Markisi ise Gu Yun’ün unvanı.

*Gu Yun tarafından yazılmış şiir, Chang Ying ‘birinin durup dinlenebileceği bir yer’ anlamına geliyor.

Chang Geng: “Evet.”

Kenarda tembellik eden Shiliu, bunu duyması üzerine hemen kafasını çevirdi. Yüzünde garip bir ifade belirdi.

Shen Hoca kafasını kaldırmadı: “An Ding Markisi, on beş yaşında ordunun başına geçmişti; ilk savaşı şanlı bir zaferle sonlanmıştı.”

“On yedi yaşında komutan olmuş ve İmparator’un emri üzerine Batı Seferi’ne gitmişti. Xiliang’ın kenar mahallesinden geçerken, antik çağlardaki insanların tarihi kalıntılarını görmüş. Çoktan yüzyıllar geçmiş olmasına rağmen, eski hanedandan kalan kalıntıları gördüğünde bundan etkilendiğini hissetmiş. Duyguları yükselince, ‘Chang Ting’i yazmış.

 “Sadece bir şeye yazılmıştı ama bir avuç ayaktakımı tarafından gizlice bir kopyası yapılmış ve taş tabletin üzerine kazınmış-

“Bunu düşününce, Gu Yun o zamanın ünlü bilgininden ders alıyormuş- Mo Sen, onun sözlerinden öğrenilecek pek çok şey vardı. ‘Chang Ting’i yazarken hala çok gençmiş, gençlik hırslarıyla, cennetin ve dünyanın enginliğinden habersiz, deneyimleri henüz vasatken…. Eğer kaligrafi çalışmak istiyorsan, öğrenebileceğin yığınla antik not var, neden şimdiki zamandan birinin notlarını seçmek zorundaydın ki?”

Chang Geng kaligrafi alıştırmalarıyla doldurduğu kağıtları sardı ve tereddüt etmeden sobaya tıkıştırdı: “İnsanların önceki Marki’nin elinde olan Kara Demir Kampı’nın başlıca üç grubu; Kara Kartallar, Kara Zırhlılar ve Kara Süvarileri’nin on sekiz Barbar kabilesini susturduğunu söylediğini duydum. Daha sonra onları genç Marki’ye devretmiş; O da Batı Bölgelerine boyun eğdirmiş. Onun sözlerini beğendiğimden değil. Üç Kara Demir Kampı’nın komuta eden elleri bilmek istemiştim: el yazısı neye benziyor?”

Shen Hoca bilinçsizce çanağı kaşıkla karıştırıyordu; gözleri uzaklara dalmış gibiydi. Bir süre sonra, yavaşça:

“An Ding Markisi’nin soyadı Gu, adı Yun’dür, Gu Zi Xi de denir, Birinci Prenses’in ve önceki Marki’nin tek oğluydu, küçük yaştayken annesini ve babasını kaybetti. İmparator ona acıdı, yanına aldı ve sarayda büyüttü. Hatta ona kraliyet makamı verdi.”

“Etrafta boş boş gezerek varlıklı bir hayat yaşaması gerekirdi ancak toprak yemek için Batı Bölgesine gitmek zorunda kaldı. Destansı mı değil mi bilmiyorum, sadece akıl sağlığının yerinde olmamasından korkuyorum.”

Shen Hoca beyaz asker ceketi giymişti, cübbesinin yakası makine yağı ile lekelenmişti, boynuna eski bir önlük asmıştı- bu evde bir kadın yoktu, iki kardeş birlikte yaşıyorlardı, ikisinin de birbirinden aşağı kalır yanı yoktu. Bu önlüğün hiç gerçek rengi ortaya çıkana kadar yıkanıp yıkanmadığını bilen yoktu; giymek hiç uygun değildi.

Yalnızca yüzü kalemle çizilmiş gibiydi.

Burun kemiği yüksekti güldüğünde ya da konuştuğunda profili büyüleyici ve neredeyse durgun gibi görünüyordu. Göz kapağı hafifçe titredi ve aniden düşünmeden konuştu:

“Eski Marki öldüğünden bu yana, Kara Demir Kampı’nın büyük başarıları yukarıdakilere korku ve şüphe saldı, üstelik kraliyet mahkemesindeki ayaktakımı öfkelenmişti.”

Şimdiye kadar tek bir kelime bile etmeyen Shiliu, birdenbire sözünü kesti: “Shen Yi.”

Sobanın yanında duran iki kişi aynı anda ona baktı; Shiliu kapı çerçevesindeki küçük örümcek ağına bakıyordu.

Shiliu’nun suratı hiç alkol belirtisi göstermiyordu. Ne kadar çok içerse yüzü o kadar beyazlıyordu, artık açıkça göremediğiniz en ufak duyguların hepsini gözleriyle emiyordu.

Kısık sesle konuştu: “Saçma sapan konuşma.”

Shen ailesinin kardeşleri genelde görgü kurallarını umursamazdı. Genç kardeş büyüğüne saygısızlık yapardı ve büyük kardeş, genç olanın kaprislerine karşılık verirdi. Her gün sabahtan akşama kadar yüksek sesle tartışırlardı yine de aralarındaki bağ oldukça iyiydi.

Chang Geng daha önce Shiliu’nun bu kadar ciddi ve sert tavır takındığını hiç görmemişti.

Durumu tamamen anlamaması karşılığında derin bir şekilde somurturdu.

Shen Yi’nin çenesi birazcık gerildi. Chang Geng’ın onu incelediğini fark etti, istemsizce duygularını geri çekti ve gülümsedi: “İleri gittim ama imparatorluk mahkemesini küçümseyen kelimeler yalnızca yemekten sonraki boş konuşmalardı, değil mi? Sadece gelişigüzel birkaç yorum yapıyordum.”

Chang Geng garip havayı sezdi, ustalıkla konuyu değiştirdi ve sordu: “Kuzey Seferinden Batı Seferine geçen 10 yıl boyunca, Kara Demir Kampı’nın başında kim vardı?”

“Kimse yoktu.” Shen Yi cevapladı. “Kuzey Seferinden sonra Kara Demir Kampı başlangıçta sessizdi: bazıları gitmiş, bazıları vefat etmiş, bazı büyük gaziler cesaretleri kırılmış bir şekilde orduyu terk etmişti.”

“Bir on yıl daha sonra, o yılki askerler yeni nesillerle yer değiştirmişti. Yıllardır değiştirilmeyen bütün ekipman ve gemi takımları paslanmış ve kırılmıştı.

“Birkaç yıl öncesine kadar Batı Bölgesi ayaklanmıştı, imparatorluk mahkemesinin zor zamanlarda An Ding Markisi’nin görev almasına ve Kara Demir Kampı’nı yeniden harekete geçirmesine izin vermekten başka bir çözüm yolu yoktu.

Sözde Mareşal Gu, Kara Demir Kampı’nın komutasını aldı ancak bir kez daha Batı Bölgesindeki seçkin güçlü insanları eğitti demek daha doğru olur. Eğer imkanın varsa, şimdiki yazı tarzını öğrenmen senin için daha iyi olur.”

Chang Geng irkildi: “Shen Hoca, Marki’nin son zamanlardaki yazısını gördü mü?”

Shen Yi güldü: “Nadiren de olsa ara sıra pazarda bir ya da iki sayfa dolaşır, hepsi güvenilir ve özgün olduğunu iddia ediyor, gerçek ya da değil, ben bilmiyorum.” dedi.

Beyaz buhar havaya yayılırken, yemeklerini masaya yerleştirdi. Chang Geng adabını bilerek yardım etmeye gitti. Lapa kasesini taşırken, Shiliu’yu geçti. Adam uzandı ve omzundan kavradı.

Chang Geng ortalama bir gençten daha hızlı büyüyordu; zaten boyu yaşıtlarına göre daha uzundu. Hala birkaç eti ve kemiği olmamasına rağmen, neredeyse genç yifusunun boyuna yetişmişti, kafasını yana yatırıp biraz kaldırınca çoktan Shiliu’nun gözlerini direkt olarak görebiliyordu.

Aslında Shiliu’nun kendine has bir çift şeftali baharı gözleri* vardı, birisi yalnızca bakışları dağıldığında bunu fark ederdi çünkü odaklanır odaklanmaz göz bebekleri bir çift siyah sonsuz uçurum gibi olurdu.

*flörtöz gözler

Chang Geng’ın kalbi hopladı, sesini alçalttı ve kasti olarak genelde kullanmadığı zamiri kullandı: “Yifu, ne oldu?”

Shiliu üstünkörü bir şekilde: ” Çocuklar eğlenmeli, bütün gün kahraman olmaya çalışanlar hakkında düşünme, sonu iyi olan bir kahraman oldu mu hiç? Bütün ihtiyacın masada bir yemek ve başının üstünde bir çatı, kaygısız bir hayat yaşamanın en iyi şeklidir, bütçedeki biraz açıklık ya da çalışmaya haddinden fazla zaman ayıramamak endişeleneceğin bir şey değil.”

Shen Shiliu günlük olaylarda her zaman salağa yatardı. Ağzından nadiren mantıklı sözler çıkardı ama çıktığı anda bu, anında Chang Geng’ın yüzüne soğuk bir su gibi çarpardı.

Shiliu hastalık derecesinde kör ve sağırdı, tabii ki laf olsun diye, hayata dair hiçbir planı veya hırsı yoktu, kararlılığı da. Ama bu motivasyon bozan sözleri herhangi bir genç nasıl dinleyebilirdi ki?

Chang Geng içten içe biraz rahatsızdı; küçük görülüyormuş gibi hissetti. Öfkeyle düşündü: “Her günü senin gibi aylaklık ederek harcarsam, gelecekte bu aileyi kim ayakta tutacak? Kim seni giydirecek ve besleyecek? Sahi, söylemek yapmaktan daha kolaydır!”

Shiliu’nun elinden kaçınarak, hatırı için cevap verdi: “Kımıldama. Dikkatli ol da kendini sıcak lapayla yakma.”