130. Shizun, Seni Görmeye Gelmem İçin Beş Yılı Aştım…

>>Kendine zarar verme

               Chu Wanning’in nefesi biraz ağır, boğazı da biraz kuruydu.

               Öylece teslim olmayı reddedip zor olmayı seçti. Göğsünde kabaran ateşi bastırarak, her zamanki yumuşaklığıyla sordu, “Yaşadığın sürece mi?”

               “Yaşadığım sürece.”

               “…Seni umursamadan çok hızlı yürüyebilirim.”

               “Sorun değil, peşinden koşacağım.”

               “Artık yürümek istemeyip orada öylece durabilirim.”

               “Shizunun yanında duracağım.”

               Tereddütsüz cevabından heyecanlanan Chu Wanning kollarını sıvadı ve şöyle dedi: “Peki ya artık yürüyemezsem?”

               “O zaman seni taşıyacağım[efn_note]Tam anlamıyla kollarında taşımak.[/efn_note].”

               Chu Wanning: “……”

               Mo Ran, bunun biraz saygısız, hatta kaba olabileceğini fark ederek durakladı. Gözleri genişleyerek aceleyle elini salladı ve düzeltti, “Seni sırtımda taşıyacağım.”

               Chu Wanning’in kalbi giderek daha hızlı atıyordu ve bu adamın kalkmasına yardım etme, ona dokunma dürtüsünü bastırmak için her şeyi yapması gerekti. Bu dürtü karşısında kaşlarını çattı, endişeli ve biraz da sinirli görünüyordu. “Kim senin tarafından taşınmak ister.”

               Mo Ran ağzını açtı ama ne diyeceğini bilmiyordu.

               Shizun’u bu kadar zordu işte; sırtında ya da kollarında taşınmak istemiyordu; onu başının üstünde taşıyamazdı ya, kesinlikle yerde de sürükleyemezdi. Chu Wanning’i nasıl mutlu edeceğini çözemeyecek kadar aptal olduğunu düşünüyordu.

               Şaşkınlıkla başı, terk edilmiş bir sokak köpeği gibi öne eğildi.

               Kısık bir sesle mırıldandı: “O zaman ben de yürümeyi bırakacağım.”

               “……”

               “Eğer yağmurda ıslanmak istiyorsan sana yağmurda da eşlik edeceğim.”

               Chu Wanning bu amansız saldırı karşısında aklını yitirmişti. Her şeyi kendi başına yapmaya o kadar alışmıştı ki, “Senin eşlik etmeni istemiyorum,” diye düşünmeden ağzından kaçırdı.

               Mo Ran sonunda konuşmayı bıraktı. Chu Wanning, durduğu yerden yalnızca geniş alnını, kara kaşlarını ve rüzgârda yükselip alçalan perdeler gibi aşağıya doğru hafifçe titreyen bir çift uzun kirpiklerini görebiliyordu.

               “Shizun…” Mo Ran, Chu Wanning’in telaşlı reddinin ardındaki duyguları yanlış anlamıştı. “Bana hâlâ kızgın mısın?” diye sordu.

               Çaresizce kendi kalbinin atışında boğulan Chu Wanning, ne dediğini tam olarak anlamamıştı ve bu yüzden sadece “Ne?” diye yanıtladı.

               “Yeraltı Dünyası’nda Shizun’dan defalarca özür diledim, ama bunun yeterli olmadığını biliyorum. Geçtiğimiz beş yılın her anını suçlu hissederek geçirdim, sana borçlu olduğumu biliyorum.”

               Chu Wanning: “…………”

               “Ben de daha iyisini yapmak istiyorum, böylece karşında duramayacak kadar kirli hissetmeyeyim, böylece en azından başımı senin önünde kaldırabileyim. Ama ben… Sana yetişemiyorum… Her gün uyandığımda rüya mı görüyorum diye, rüyadan uyanırsam sen gitmiş mi olacaksın diye endişeleniyorum. Jincheng Gölü’nde beni kurtarırken söylediğin sözleri sürekli duyuyorum, en harika rüyaların nadiren gerçek olduğunu söylüyorsun ve sonra ben… O kadar üzülüyorum ki…”

               Mo Ran’in sesi biraz boğuklaşmıştı.

               Söyleyecekleri vardı ama söylemek istemiyordu. Chu Wanning’in önünde bu tür şeyler hakkında konuşmaya devam etme hakkı olduğunu düşünmüyordu, Chu Wanning’e, son beş yılda neler olduğunu anlatacak yüreği yoktu.

               Bazen… Kar Vadisi’nde tek başınayken, günün hangi gün olduğunu, hatta nerede olduğunu bile anlayamıyordu. Daha sonra tekrar tekrar parmaklarının eklemlerinin arasına bir iğne batırıyordu. Canı acıyordu ama bilincinin hâlâ yerinde olduğunu, hâlâ hayatta olduğunu bu şekilde anlayabiliyordu.

               Hâlâ önceki hayatında olmadığını, tüm bunların rüya olmadığını bu şekilde anlayabiliyordu. Uyandığında tüm tanıdıklığından sıyrılmış bir Sisheng Tepesi, gözleri nefretle dolu bir Xue Meng ve yerle bir edilmiş bir Rufeng Sekti olmayacaktı. Kızıl Nilüfer Köşkü’ne giderse, Chu Wanning’i sanki hâlâ hayattaymış gibi orada yatarken görmeyecekti.

               Sanki hâlâ hayattaymış gibi, sanki hâlâ hayattaymış gibi.

               Hangi sözler bunlardan daha çok acıtabilirdi?

               Şimdi düşününce tuhaf gelmişti; Chu Wanning’in onu kurtarmak için öldüğünü öğrendiğinde ve o kurtarma görevi için Yeraltı Dünyası’na gittiğinde kalbi sızlamıştı, ama şu anda hissettiği bu önlenemez umutsuzlukla değil.

               Ama zaman geçtikçe, günden güne.

               Chu Wanning’in uyanma zamanı yaklaştıkça Mo Ran, sanki kalbini deşen bir bıçak varmış gibi acının daha da kötüleştiğini hissetmişti.

               Belki tek başına geçirdiği günlerde düşünecek çok fazla zamanı olduğundan, belki de Chu Wanning’siz geçirdiği süreden dolayı, onu umutsuzsa, hatta histerik bir şekilde, Chu Wanning’in formuna yeniden bürünmek için kendisini tamamen parçalamak isteyecek kadar taklit etmeye çalışmıştı.

               Sebebi ne olursa olsun, aslında hiç dikkat etmediği, üzerinde düşünmediği birçok şey, yavaş yavaş unuttuğu şeyler, hepsi zihninde yeniden su yüzüne çıkıyordu. Geçeli çok olmuş mazideki şeyler, geri çekilen gelgitin ardından açığa çıkan su dolu sığlıklar gibiydi ve o, kıyıda yapayalnız duruyordu ama dalgalar çoktan gitmişti.

               Artık her şeyi çok net görebiliyordu.

               Yolun sonunda, dört bir yanı savaş meşaleleriyle çevrili geçmiş yaşamını düşündü.

               Xue Meng, Sisheng Tepesi’ne gelmişti ve tanınmayacak kadar değişmiş bir Wushan Sarayı’nda, onu gözlerinde yaşlarla sorgulamıştı.

               Bunu neden kendi shizununa yaptığını bilmek istenmişti.

               Xue Meng o zaman onu zorlamaya çalışmıştı, ölmeden önce arkasına dönmeye zorlamıştı–––

               “Mo Ran, demişti.

               Tekrar iyice düşün. Berbat nefretini bırak. Arkana bak.

               Bir zamanlar seni efsun ve dövüş sanatlarında eğitmişti ve seni koruduğundan emin olmuştu.

               Bir zamanlar sana okuma yazma öğretmişti, şiir ve resim öğretmişti.

               Bir zamanlar çok beceriksiz olmasına ve ellerinin her yerini kesmesine rağmen sırf senin için yemek yapmayı öğrenmişti.

                O bir zamanlar… Bir zamanlar her gün, tek başına eve dönmeni beklemişti… Akşamın çöküşünden… Şafağın söküşüne dek…

               Mo Ran o zamanlar dinlememişti, bakmayı reddetmişti.

               Şimdi kaderin kıyısında, dalgaların çekildiği yerde duruyordu ve aşağı baktığında ayağının altında kayıp bir kalp vardı, bir zamanlar ona çok iyi davranan, ona karşı öylesine içten gelen bir kalp, neredeyse kendisini ölüme sürükleyen bir kalp.

               Ama kendi yolunda o kadar kararlıydı ki, ayaklarının altında yürürken bunların hiçbirini görmemişti.

               Chu Wanning’in kalbini böyle ayaklar altına almıştı!

               Ne zaman bunu düşünse Mo Ran’in vücudundan bir ürperti geçiyordu. Ne yapmıştı… Tam olarak ne yapmıştı? İki yaşam boyunca, on altı yıl boyunca, Chu Wanning’in iyiliğinin karşılığını hiç ödemiş miydi? Bir gün bile olsa Chu Wanning’i kalbinde ilk sıraya koymuş muydu?!

               Lanet canavar!!!

               Kalbi daha önce taştan mı yapılmıştı? Başka nasıl acıtmazdı ki?!

               Geçtiğimiz beş yıl boyunca kaç kez Chu Wanning’in kar gibi beyaz bir cübbeyle, tıpkı eskisi gibi görünerek geri döndüğünü hayal etmişti.

               Uyandığında yastık ıslak olurdu. Ve her gün şöyle derdi: Chu Wanning, Shizun, özür dilerim, yanılmışım, hatalıydım.

               Bunu her gün söylüyordu ama bu, suçluluğunu hiçbir zaman azaltmamıştı.

               Sonrasında baharın açan çiçeklerini görünce onu düşünecekti, kışın yağan karlarını görünce onu düşünecekti.

               Sonrasında her şafak Chu Wanning’in ruhu gibi altın rengindeydi. Her akşam Chu Wanning’in gözleri gibi karanlıktı. Sonrasında her beyaz ay ışığı huzmesi kol yenlerindeki kar gibiydi, doğan her güneş gözlerindeki sıcaklık gibiydi. Sonrasında Chu Wanning’in siluetini ufuktaki kızıl bulutlarda, şafağın gök mavisi ışığında, kabaran, dalgalanan bulutlarda görmüştü.

               O her yerdeydi.

               Hissettiği bu ıstırap ve özlem nedeniyle, aşağı tabakadan olmaktan duyduğu kızgınlık giderek azalmış, Shi Mei’e olan neredeyse fanatik hayranlığı giderek daha az güçlü hale gelmeye başlamıştı.

               Bir gün Kar Vadisi’nin dışında, duvardaki bir çatlaktan karla kaplı bir kış yasemininin büyüdüğünü görmüştü.

               Bir süre sessizce ona bakmıştı, her zaman düşündüğü şeyi düşünüyordu. Ah, ne güzel bir çiçek, görebilseydi Shizun’un da kesinlikle hoşuna giderdi, diye düşünmüştü.

               En basit, en sıradan ve önemsiz küçük şey hakkında öylesine üstünkörü bir düşünceydi ki.

               Ancak bir nefes ile bir sonraki nefes arasında, Chu Wanning ani bir şekilde öldüğünde aklını başından almayı ve dizleri üstüne çöktürmeyi başaramamış olan tüm üzüntüler aniden ona doğru hücum etmişti. Bin mil uzunluğundaki bir setin bile sadece karıncaların kazdığı tüneller tarafından yok edileceği söylenirdi; birdenbire çökertmişti.

               Acınası bir halde haykırdı, vadinin derinliklerindeki kazları korkutup kaçırmıştı. Çığlıkları boğuk ve çirkindi; kara rağmen açan altın renkli çiçekler için bir utançtı.

               Beş yıl olmuştu.

               Ama bir kez bile kendini affetmemişti.

               “Shizun… Üzgünüm… Bugün zamanında geri dönmek için gerçekten elimden geleni yaptım ve hatta seni gördüğümde elim boş kalmayayım diye sana bir hediyem bile vardı…” Zoraki sakinlik sonunda solmuş, yapmacık rahatlık nihayet çökmüştü.

               Chu Wanning’in önünde diz çöken Mo Ran sonunda darmaduman olmuştu; Gerçeği söylemek gerekirse, günümüzün Mo Ran’i ancak Chu Wanning’in önünde kendinin böyle dağılmasına müsaade ederdi.

               “Ben… Hâlâ gerçekten aptalım. Yeniden doğuşundan sonra sana verdiğim ilk sözü bile yerine getiremedim. Bu benim hatam.”

               Chu Wanning onu bu şekilde görmeye dayanamıyordu. Mo Ran’e her zaman hayran olmuştu ve artık bu kadar uzun bir ayrılığın ardından nihayet yeniden bir araya geldiklerine göre, tabii ki onun bu kadar perişan olmasını izleyecek yüreği yoktu.

               Ancak onun sözlerini duyan Chu Wanning tereddüt etmeden önce şunu sordu: “Bugün neden zamanında geri dönmedin?”

               “Aslında… Geri dönmek için yeterince zaman vardı. Ama Kelebek Kasabası’nda sorun çıkaran bazı iblislerle karşılaştım, o yüzden…”

               “Onları temizlerken mi geciktin?”

               “Üzgünüm.” Mo Ran başını aşağıda tuttu. “Sadece gecikmekle kalmadım, Shizun için hazırladığım hediye de mahvoldu… Ayrıca her tarafıma kan sıçradı, bu yüzden yıkanmak için buraya koştum, sadece…”

               Chu Wanning kalbinin yumuşadığını hissedebiliyordu.

               Mo-zongshi.

               Bu Mo Ran gerçekten de beş yıl önceki haline hiç benzemiyordu.

               Beş yıl önceki Mo Ran bencil bir veletti ama artık her şeyin ağırlığını biliyordu. Chu Wanning kutlama ve şenlik[efn_note]Rüzgar, çiçek, kar ve ay – romantik temalar; rüzgar, çiçek, kar ve ay ışığı – Geceyi gündüz edip çiçeklerin önünde, ay ışığının altında vakit geçirmek. Sefahat dolu bir hayat. Kötü şöhretli evlerde para israf etmek.[/efn_note] gibi şeylere takıntılı biri değildi; Aslında Mo Ran, Kelebek Kasabası’ndaki iblis problemini görüp görmezden gelmeyi seçseydi Chu Wanning ona çok kızardı. Ama şimdi önünde diz çöken bu adamın af dileyen tüm dürüstlüğü ve beceriksizliğine bakınca Chu Wanning onu o kadar aptal bulmuştu ki çok tatlıydı.

               Chu Wanning yavaşça öne çıktı, kalbinde sıcak bir his akıyordu. Uzandı ve Mo Ran’in kalkmasına yardım etmek üzereyken onun “Shizun, n’olur beni sektten kovma,” diye mırıldandığını duydu.

               Şimdi şaşırma sırası Chu Wanning’deydi. Mo Ran’in suçluluk ve pişmanlığının derinliğini bilmiyordu, bu yüzden Mo Ran’in böyle bir şey söylemesini beklemiyordu. Tereddüt ederek, “Ne…” dedi.

               “Seninle kalmamı ya da yağmur yağdığında peşinden koşmamı istemesen bile, seni taşımamı istemesen bile, bunların hiçbirini istemesen bile, yine de n’olur beni kovma.”

               Mo Ran sonunda başını kaldırdı. Chu Wanning’in kalbi titredi.

               Gözlerinin kenarlarındaki hafif kırmızılığı ve gözlerinin biraz sulu olduğunu gördü.

               Chu Wanning genellikle katı ve kararlı biriydi ama şimdi tamamen ne yapacağını bilemez haldeydi. “Sen… Yirmi iki yaşındasın, neden hâlâ…”

               Durdu ve uzun bir iç çekti, ardından “Önce bir kalk,” dedi.

               Güçlü bir şekilde gözlerini ovmak için kolunu kaldıran Mo Ran inatla şöyle dedi: “Shizun beni istemiyorsa kalkmayacağım.”

               …Hâlâ bir alçak, pekâlâ!

               Chu Wanning baş ağrısının yaklaştığını hissedebiliyordu. Dudaklarını ince bir çizgi halinde bastırdı, Mo Ran’i bileğinden yakaladı ve yukarı kaldırdı.

               Ancak parmak uçları birbirine değdiği anda tek hissedebildiği, o kaslardaki güç ve teninin sıcaklığıydı. Bu genç adamın sağlam vücudu da eskisi gibi değildi. Tek bir dokunuş Chu Wanning’in kalbinin göğsünden fırlamasına neden olmuştu ve hazırlıksız yakalanıp aniden bırakmıştı.

               Neyse ki Mo Ran şu anda Chu Wanning’in tuhaf davranışını fark edemeyecek kadar perişan haldeydi. Ama Chu Wanning bir anlığına inanamayarak, içini bir şaşkınlık kaplarken kendi eline baktı.

Onun… Sorunu neydi?

               Beş yıllık uyku onun tüm çileciliğini ve çekincelerini ortadan mı kaldırmıştı?

               Ama sonra şaşkınlıkla Mo Ran’e baktığından…

               Yoksa karşısındaki bu kişi gerçekten çok fazla değiştiği için mi kendine hâkim olmasını zorlaştırıyordu?

               Mo Ran bir süre dudağını ısırdı, bu konuda inatçı olmaya karar vermiş gibi görünüyordu, o kadar inatçıydı ki dışarı atılamayacaktı bile. “N’olur beni kovma, Shizun.”

               Konuşurken tekrar diz çökmeye yeltendi.

               Chu Wanning ona ikinci kez yardım etmek zorunda kalma riskini nasıl göze alabilirdi? Sert bir tavırla onu aceleyle durdurdu, “Bir daha diz çökme! Eğer çökersen seni gerçekten dışarı atarım!

               “……” Mo Ran durakladı ve gözlerini kırpıştırdı ve sonra aniden anladı. Gözleri parlayarak şöyle dedi: “Shizun, beni suçlamıyorsun… Ziyafete dönemediğim için kızgın değilsin, değil mi? Sen…”

               Chu Wanning tersledi, “Hiç bu kadar dar görüşlü oldum mu?”

               Mo Ran heyecanla ona sarılmaya çalıştı. Chu Wanning en hafif tabirle korkmuştu, aceleyle geri adım attı ve kaşlarını çatarak azarladı, “Ne yaptığını sanıyorsun? Adabın nerede?”

               “Ah.” Hatasını anlayan Mo Ran aceleyle özür diledi, “Üzgünüm, özür dilerim, bir dakikalığına kendimi kaybettim.”

               Chu Wanning’in kulak uçları soğukkanlı davranmaya çalışsa bile parlak kırmızıydı. “Çoktan yirmili yaşlarındasın ve hâlâ nasıl davranılacağını bilmiyorsun.”

               Mo Ran’in kulaklarının uçları da kırmızıya dönmüştü ve “Benim hatamdı,” diye mırıldandı.

               “Benim hatamdı,” şimdi neredeyse onun sloganıydı. Onun bunu söylediğini duyan Chu Wanning kendini biraz kızmış, biraz eğlenmiş, biraz acımış ve biraz da sıcak hissetmişti.

               Kirpikleri yukarı doğru titreşirken gizlice anka gözlerinin ucuyla Mo Ran’e bir kez daha baktı.

               Güneşte yanmış tenli, uzun boylu, yakışıklı bir adam gördü; belki kaplıcadan gelen buhar yüzündendi ya da belki tamamen başka bir şey yüzündendi, ama yanakları biraz kızarmış ve biraz sıcaktı ve neredeyse gençliğin canlılığıyla parlıyor gibiydi, o kadar parlaktı ki havadaki buharı buharlaştırarak o koyu renkli, parlak gözlerin daha da parlak görünmesini sağlıyordu.

               Güm-güm.

               Chu Wanning kalbinin göğüs kafesine çarptığını hissetti ve parmak uçları sanki daha önce Mo Ran’e dokunduğu zamanki gibi yeniden yanıyormuş gibiydi. Boğazı aniden inanılmaz derecede kurumuştu ve “Aptal” diye mırıldanıp gitmek üzere dönerken Mo Ran’e bir daha bakmaya cesaret edemedi.

               Ama üstündeki bariyer oynamamıştı bile; Mo Ran gerçekten de söz verdiği gibi onun peşinden gidiyordu.

               Chu Wanning göz kapaklarını indirdi ve geriye bakmaya cesaret edemedi, tıpkı parmak uçlarındaki yanmayı gizlemenin imkânsız olduğu gibi, gözlerindeki sevgiyi ve arzuyu da artık gizleyemeyeceğinin farkındaydı.

               Sonunda onu mahvetmişti.

               Bu adam, beş yıl önceki Mo Ran’in yapamadığı her şeyi yapmış, onun kalbini almış ve onu şehvet okyanusunda[efn_note]Buradaki “şehvet okyanusu” dünyevi arzulara gönderme yapan bir Budist terimidir. Budist öğretisi, arzuların kişiyi temel doğasından saptırdığını ve onun yaşam ve ölüm okyanusuna batmasına neden olduğunu ileri sürer.[/efn_note] boğmuştu.

               Bundan böyle Chu Wanning, etten bir bedene ve arzuya karşı savunmasız bir ruha sahip, ağa hapsolmuş, kaçamayan sıradan bir ölümlü olacaktı.

Yazarın Notları:

Mini Tiyatro “Shizun’un Okula Dönüş Testi” 

Chu Wan Ning: Gelin, bir tur Trivial Pursuit oynayalım. Endişelenmeyin, bunların hepsi puan alabileceğiniz kolay sorular.

Köpek: Tamamtamamtamam! 

Chu Wan Ning: Haitangın kaç taç yaprağı vardır?

Köpek: Beş! 

Chu Wan Ning: Kızıl Nilüfer Köşkü’ndeki haitangların türü nedir? 

Köpek: Cüce yaban elması!

Chu Wan Ning: Shi Mei’in boyu? 

Köpek: 183cm!

Chu Wan Ning: Xue Meng’ın boyu? 

Köpek: Hahaha, 178cm. 

Xue Meng: …ffs, bu kadar komik olan ne? 

Chu Wan Ning: Senin boyun? 

Köpek: Hahahahahahaha 189cm!

Xue Meng: Ah. 

Chu Wan Ning: Benim boyum? 

Mo Ran: 1…*öhöm*, 8.1m 

Chu Wan Ning: Yeterli, testi geçtin, seni vesayetimden atmayacağım.