BL, GUARDIAN, GÜNÜMÜZ, NOVEL, Zhenhun

Guardian – 58. Bölüm Merit Fırça (13) “Neden ışıkları açmadın?”

Zhao Yunlan soğuk bir şekilde konuştu, “Efsaneler, açılış cümlesi çok uzun olan kötü adamların genellikle tek seferde öldürüldüğünü söylüyor, sence bu doğru mu?”

Çırpınan sayısızca ayak sesi gibi, ormanın içinden ve uzaklarından koşuşturma sesleri geldi. Zhao Yunlan çakmağını yaktı, küçük alev yükseldi ve küçük bir hale içinde ışık saçtı.

Aniden, arkasını döndüğünde, arkasından kısa boylu bir figür yanıp söndü. Ortadan kaybolmadan önce bir saniye havada süzüldü ve arkasında gözün göremeyeceği kadar hızlı eriyen şeffaf bir iz bıraktı.

Kahkahalar kulağa, yas kuşlarının gece ciyaklamaları gibi geliyordu.

Zhao Yunlan bir süre sessizce yerinde durdu, ama o şey ona karşı temkinli görünüyordu;  sadece ihtiyatla etrafta süzülmüştü, ortaya çıkıp kaybolmuş, ama asla ona fazla yaklaşmamıştı.

Aniden, uzun kamçı dönen bir girdap ile fırlayıp yaratığı belinden garip şekilde kusursuz bir açıyla yakaladı. Zhao Yunlan bileğini savurarak kırbacın ucunu aşağıya doğru şaklattı. Yaratıktan boğuk bir çığlık geldi ve yaratık yere düştü. Daha yakından baktığında, bunun ancak bir metre boyunda insansı bir figür olduğunu görebilmişti.

Yaratığın erkek mi dişi mi olduğu belli değildi: tüm yüzü kırışıklarla kaplıydı ve yüzün yarısından fazlasını kaplayan, gözler ve ağız için neredeyse hiç boşluk bırakmayan son derece belirgin bir burnu vardı. Genel bir bakışla uğursuz bir kuşa benziyordu; minik gözleri simsiyahtı, beyazlık görünmüyor ve uğursuz bir hava yayıyordu. Aniden gülümsediğinde tırtıklı ve çarpık sarı dişleri görünmüştü.

Zhao Yunlan bir dizinin üzerine çökerek kolunu diğer dizine dayadı ve o kişiye baktı. “Hey, nesin lan sen?”

O kişi ona ürkütücü bir bakış atarak tiz bir sesle, “Cılız velet, sen göğün yüksekliğini ve yerin derinliğini bilmiyorsun.” dedi.

“Oh.” Zhao Yunlan onu baştan aşağı süzdü.  “Öyleyse söyle bana, ne kadar yüksek ve ne kadar derin?”

Bir paket sigara çıkardı ve bileğinin bir hareketiyle bir sigara ağzına düştü. Elindeki çakmak takla attı, kıvılcımlar uçuştu ve sigara bir çıtırtıyla yandı. Nane aromalı duman, arkasına yaslanıp durmadan öksürmeye başlayan kişiyi sarmaladı.

Zhao Yunlan hala kamçının diğer ucunu tutuyordu ve çözmeden sordu, “Az önce takas mı teklif ediyordun?”

Yaratık hıhladı. “Doğru, teklif edecek bir şeyin var mı?”

Zhao Yunlan bunu görmezden geldi ve gözlerini kısarak sordu, “Yani Merit Fırça seninle mi?”

Kişi hiçbir şey söylemedi; kurnaz, küçük gözler bir engerek gibi Zhao Yunlan’a dik dik bakıyordu.

Zhao Yunlan sigarasının külünü savurdu ve kısa yaratığı yakasından tutup göz hizasına kaldırdı. “Dört Aletin hepsinin havuç gibi ortaya çıkarıldığına inanmıyorum. Kim gönderdi seni? Ve sahte bir Merit Fırça ile beni buraya çekmeni kim söyledi sana?”

Yaratığın yüzünde meymenetsiz bir gülümseme belirdi ve devasa bir kuşa giderek daha çok benzedi. Boğuk sesiyle, “Uğraşmayı göze alamayacağın biri.” dedi.

Zhao Yunlan buna kızmamıştı, aksine gülmüştü.  Ağzının kenarından sarkan sigarasıyla tembel tembel, “Uğraşmayı göze alamayacağım sadece iki kişi var: annem ve eşim; yüzüne bak, ikisinden birinin estetik standartlarını karşıladığını mı sanıyorsun?”

Bir cevap beklemeden, kişiyi yere fırlattı ve bodur vücuduna şiddetle bastı. Yüzündeki gülümseme kayboldu ve soğuk bir şekilde, “Daha fazla sabredemiyorum, beni seni öldürmeye zorlama. Konuş!”

Ayağının altındaki kişi garip bir ifadeyle ona dik dik bakarak homurdandı, “Batı Denizi’nin güney batısında, Kuzey Denizi’nin kuzey batısında, karadan elli bin mil içeride. Dolambaçlı Ruoshui Nehri ile çevrili, gökyüzüne açılan portalı ortadan kaldırarak, Cennete açılan kapıya batıyor;* böylesine huşu uyandıran bir cesaret, hala hatırlıyor musun?”
Yazarın notu (Priest): Bu, “On Kıtanın Denizde Yolculuğu” adlı tarihi romandan bir alıntıdır.》 《*Yazarın notu (Priest): Bu, “Huainan Ustalarının Yazıları” adlı eski felsefi deneme koleksiyonundan bir alıntıdır.》

Zhao Yunlan ifadesiz cevap verdi, “Bunu eşime söylemelisin, çocukken edebiyattan hep başarısız oldum.”

Yaratık soğuk bir şekilde kıkırdadı; deforme olmuş omuzlarını büyük bir güçlükle hareket ettirdi, göğsüne uzandı ve küçük bir altın çanı dışarı çıkardı. “Öyleyse şuna ne dersin: Bunu da hatırlamıyor musun?”

Zili görür görmez tüyleri diken diken olmuştu. Çanlar ruhlar dünyasına ulaşabilirdi ve genellikle ruhları çağırmak ve hayaletleri toplamak için kullanılırdı. Sol omzunda bir ruh ateşi eksikti, bu yüzden ruhu normal bir insana kıyasla doğal olarak daha kararsızdı. Tereddüt etmeden diğerinin kolunu basarak kırdı ve eğilerek küçük altın çana uzandı.

Yine de eli ona dokunduğunda, onu kaldırmanın imkansız olduğunu anlamıştı. Sadece bir tırnağın boyutundaki minik çan, bir düzine tondan fazla ağırlığa sahip gibi görünüyordu. Çan, bir milimetre bile kıpırdamadan elinin üzerinde ağırlaştığı için bileği acı içerisindeydi.

Ufaklık yürekten gülüyordu. “Ah, her şeye gücü yeten ve büyük olan… bir zili bile kaldıramıyor.
Puahahahaha, bu dünyada bundan daha saçma bir şey var mı?”

O anda, geniş bir mistik rüzgar dalgası onlara saldırdı. Ufaklığın kırık kolunda hâlâ asılı duran zil hafifçe çaldı. Zhao Yunlan’ın sinirleri anında gerildi; elindeki kamçı dışa doğru kıvrılarak devasa bir hayalet ateşi küresini bir ağaca çarpana kadar savruldu. Göz açıp kapayıncaya kadar, kalın ağaç tamamen kavrulup kömürleşti, ömrü tükenerek soldu.

Daha sonra, rüzgarda daha büyük hayalet ateşi yığınları yaklaştı; Zhao Yunlan’ın kırbacı üç kez hızla döndü, ancak kısa süre sonra yirmi metre geri çekilmek zorunda bırakılmıştı.

Yıl sonu yaklaşırken, aşk hayatı dışında, hayatının diğer tüm alanlarının kötü şansın kurbanı olduğunu hissetmeden edemiyordu.  Sadece beş parasız olmakla kalmamıştı, uğraşması gereken suçlular da giderek daha sinsi ve kurnazlaşıyor gibi görünüyordu.

Dağın dört bir yanındaki mezar taşlarının altından beyaz kemik pençeler çıkarak yerde sürünmeye başladı. Daha az önce ayağının altında ezilmiş yatan ufaklık, havada çevik bir şekilde süzülüyordu, etrafı kükreyen hayalet ateşiyle üç yüz altmış derece çevriliydi. Kırık parmağında asılı duran küçük altın çan, rüzgarda hafifçe sallanmaya başlayarak ince ve zar zor duyulabilen bir çınlama sesi çıkarıyordu. Karanlık enerji dağların arasında toplandı ve gölgelik katmanında uykuya yattıkları yerden devasa beyaz sis sürüleri ortaya çıktı. Ağaçlar kısa sürede kuruyarak öldü; bir karga uzun tiz bir çığlık atarak bir ağaçtan karanlık ve sonsuz gece göğüne yükseldi. Bir noktada, ay kan kırmızısı bir renk tonuyla parlamaya başladı.

Zhao Yunlan bu gecenin muhtemelen iyi bitmeyeceğini biliyordu.

Sigarasını söndürüp ormanın kenarına doğru hızla koştu. “Hey, sebepsiz yere saldırmaya başlama, beni buraya neden çektiğini henüz söylemedin.”

Birdenbire, Zhao Yunlan dünya barış elçisi olmuştu, başka birinin kolunu daha az önce kırdığını boşverin şimdi.

“Benimle dövüşmek istemiyorsun, değil mi?”  dedi Zhao Yunlan. “Her zaman ofisteyimdir ve nadiren spor yaparım, dövüşmekte iyi değilimdir. Belki bunu daha medeni bir şekilde çözebiliriz, ne dersin?”

Ufaklık ona sadece neşesiz bir sırıtış bahşetmişti.

Zhao Yunlan, peşinde sıcak hayalet ateşiyle hızlıca büyük bir ağaca tırmanarak çıplak elleriyle tutundu. Aşağıya doğru takla attı, havada döndü böylece ağaçtan arkası dönük inecekti. Darbe etkisini azaltmak için bir dizinin üzerine çöktü, ufaklığa bakıp sordu, “Ölü cesetleri diriltmek, hayalet ateşini manipüle etmek… bir hayalet büyücü müsün yoksa bir dünya meleği misin? Bildiğim kadarıyla hayalet büyücüler, saf karanlıklarına zarar vermemek ya da ölümlerinden önceki olayları hatırlamalarına neden olmamak için yaşayanlarla tüm temastan kaçınırlar. Belki de gerçekten cehennemden gelmişsindir? Ama hangi bölümden?”

Bu sefer ufaklık bir an tereddüt etti, ardından inkar etti, “Cehennem bir hiç, onlarla uğraşmaya zahmet etmem!”

“Ah.” Zhao Yunlan başını salladı. “Bunun ne anlama geldiğini anlıyorum. Öyleyse peri kabilelerinden birinden olmalısın, ama hangisinden?”

Ufaklık çok şey söylediğini farkedip sustu.

Zhao Yunlan’ın gözleri seğirdi ve yüzünde gamzeler belirdi. “Bunu söylemene gerek yok, sadece görünüşüne bakılırsa, muhtemelen Karga Kabilesi’nden ‘ölüleri duyabilenlerden’ birisin, değil mi? Peki, bundan sonra peri büyükleriyle konuşmam gerekecek. Peri kabilelerine her zaman oldukça yakındım, belki kardeş olduğumuz noktaya kadar değil, ama birbirimizle her zaman dostuz. Şimdi ne yaptığını sanıyorsun?”

Ufaklık tahminde bulunmasına izin veremezdi ve aniden elindeki zili sallamaya başlamıştı. Bu sırada Zhao Yunlan kahkaha atıp iki elini arkasından çekti.

Bir noktada, parmağında bir kesik yaptı ve her biri birer yarım oluşturan iki kağıt tılsım arasına karmaşık bir sembol çizmek için kan kullandı ve birlikte bir bütün halinde birleştiler.

İki parça derhal sessizce yandı, biri gökyüzüne diğeri toprağa doğru…

Zhao Yunlan tılsımları bıraktı, ve yerden alevli bir ejderha belirirken göktense yıldırım düştü.  Cennet yıldırımları ve Cehennem ateşi, her şey siyah olana kadar tüm mezarlık dağını anında yakıp kömür etti. Sayısız hayalet ateşi girdaba çekilmiş, ses çıkarmadan yutulmuştu. Muazzam alevler kısa karganın giysilerini tutuştururken aşağılık görünümlü peri kıpırdamadan olduğu yerde durmuştu.

Kısa boylu olabilirdi, ama o anda, o iğrenç surattaki ifade metanetti.

Zhao Yunlan, yaratığa gözlerini kilitlediğinde hayrete düştü.

Şimşek ve ateşi çağırabilmesine rağmen, onları kontrol altında tutmak veya durdurmak onun yeteneğinin ötesindeydi. Zhao Yunlan, sanki diğerini çıkarmak ya da bir şey söylemek istiyormuş gibi elini uzattı.

Aniden, yarı insan yarı kuş suratlı ufaklık tümüyle alevlerle kaplandı, siyah karga tüyleri büyüdü ve bir çift buruşmuş ve deforme olmuş kanat alana dağıldı. Tüyler anında alev alev yandı ve sırtında kalanlar bir çift ızgara New Orleans tavuk kanadına benzedi, acıklı bir şekilde gülünçtü.

Ufaklık gökyüzüne doğru acı bir çığlık kopardı, siyah bir duman bulutuna dönüşerek altın çanın içine girdi.

Altın çanı çevreleyen parlama, tek bir yerde kaynaşıp yoğunlaşan milyonlarca kör edici ışık çizgisi gibi aynı anda renk değiştirdi. Zhao Yunlan aceleyle gözlerini kapattı, ama çok geçti: hızla geriye doğru sendelerken, kollarını uzatmış ve tamamen körken gözlerinden aşırı bir acı yayıldı. Çanın sesi de kulaklarını tırmalıyordu.

Bir an için, parçalanan dağların sesini duyar gibi oldu, gökyüzünü tutan sütunlar, sanki gökyüzü tamamen çöküyormuş gibi, aralıksız gürleyen kükremelerle parçalanıp çöktü.

Zhao Yunlan arkasında birini hissetti. Uzun süre gölgelerde beklemiş, bir kemik için dövüşen iki köpeği izlemiş olmalıydı ve şimdi içeri girip omzunu tutmak için uzanıyordu.

Zhao Yunlan baş dönmesi halindeyken kendini tutmakta zorlanıyordu. Kenara çekildi ve kırbacı dönerek arkasındaki kişiye doğru ilerledi. Yine de hiçbir şey göremiyor, duyamıyordu ve kamçının nereye gittiğini bilmiyordu. Küçük bir sesin ardından kamçının diğer ucundan büyük bir kuvvet uygulandı ve onu öne doğru çekti.

Zhao Yunlan kırbacı kaybetmekten korkmuyordu; hızlı bir refleksle anında kırbacı serbest bıraktı.

Ardından, ensesine ulaşan berbat bir el, bulanık sularda balık tutmadaki* ustalığını tam olarak göstermişti. Zhao Yunlan o kişinin kollarında bayılmıştı.
《*Ç.N.: Bulanık sularda balık tutmak/avlamak: Deyim. Karışık bir durumdan yararlanarak çıkar sağlamak. Başkasının boş anından/zayıflıklarından istifade etmek.》

Hayalet Surat’ın dev pelerini yanan ateşi kaplayıp anında söndürdü, gök gürültüsü ve parlama da yavaş yavaş gözden kaybolmuştu.

Görünüşe göre fazla çaba harcamadan Zhao Yunlan’ı tutuyordu ve sadece iki parmağıyla örs ağırlıklı çanı yerden almıştı. Çanı yakından inceleyerek kıs kıs güldü, koluna gizledi ve oradan ayrıldı.

Shen Wei boş daireden ayrılarak GuangMing Yolu 4 Numara’ya doğru koşturdu. Ancak tüm ışıkların kapalı olduğunu, sadece hayaletlerin orada olduğunu ve hala titizlikle çalıştığını fark etti. Shen Wei, sıcak tavadaki bir karınca gibi hissediyordu. Sonunda arka bahçeye gidip sakinleşmek için birkaç derin nefes aldı, ancak güçlükle idare ediyordu. Kendini odaklanmaya zorlayarak, Zhao Yunlan’ın nerede olduğuna dair etrafı hissederek duyularını yaymaya başladı.

Zhao Yunlan’ın kendisine doğru geldiğini farkedince afalladı.

Bütün gece neredeydi ve neden ÖSD’ye geri dönüyordu?

Shen Wei aniden arkasını döndü ve havada süzülen tanıdık bir figür buldu.

Genellikle nazik ve kibar olan Profesör Shen’in ifadesi büyük ölçüde değişti.

Hayalet Surat, hiç korkmadan, sakince çenesini işaret eden Ruh Avcısı’nın kılıcına baktı. Bunun yerine, sabırla Zhao Yunlan’ın dağınık kıyafetlerini topladı ve tebessüm etti. “Seni gördüğünde ağzı kulaklarına varıyor, peşine düşüp seni takip ediyor, seni memnun ediyor, neredeyse ayrılmaz; beni gördüğünde, bana bir kırbaçlama bahşediyor. Ne kadar taraflı olduğunu görüyor musun?”

Shen Wei dişlerinin arasında hırladı, “Bırak! Pis ellerinle dokunma ona.”

“Pis eller?” Hayalet Surat kıkırdadı. “Öyleyse sen çok temiz olmalısın?”

Shen Wei’nin yüzü donakaldı.

Hayalet Surat, yumuşak bir kıkırdamayla Zhao Yunlan’ı öne doğru fırlattı. Shen Wei, ona zarar vermemek için kılıcı aceleyle bir kenara attı ve onu yakalayarak kollarına sardı.

“Karşı taraf sana asla kendilerinden biri gibi davranmadı, ama ben farklıyım.” Hayalet Surat sabırla konuştu. “Sana kimin daha iyi davrandığını dikkatlice düşünmeni istiyorum. Önemsiz insanlar için kendine zarar vermek, buna gerçekten değer mi?”

Zhao Yunlan’a bir bakış attıktan sonra devam etti. “Peki sen nasıl bir insansın? Eğer isteseydin kime sahip olamazdın? Öyle olsa bile… Kazançların ve kayıpların için endişelenmene ve asla elde edemeyeceğin bir şeyi arzulamana gerçekten gerek var mı? Ben bile sana acıyorum.”

Shen Wei soğuk bir şekilde, “Senin endişelenmene gerek yok.” dedi.

Hayalet Surat’ın maskesi ürkütücü bir gülümseme takındı, “Pekala, pişman olma.”

Hayalet Surat arkasını döndü, devasa pelerini havalandı ve gece göğünde kayboldu.

Shen Wei, Zhao Yunlan’ı hemen dairesine geri götürdü. Zhao Yunlan’ın yaraları ciddi görünmüyordu, sadece küçük çizikler ve morluklar vardı. Ensesinde, muhtemelen bayılmasına neden olan çarpan bir avuç içi tarafından bırakılan kırmızı bir iz vardı. Bunun dışında, Shen Wei onda yanlış bir şey göremiyordu ve bu yüzden sabırsızca yatağın yanına oturup onun uyanmasını bekledi.

Zhao Yunlan ertesi gün öğleden sonraya kadar uyumuştu. Telefonu birkaç kez çalmıştı ama o yatakta kalmış, hiç hareket etmemişti.

Güneş güneydeyken, parmakları hareket etmeye başladı. Endişeli olan Shen Wei anında elini tutup nazikçe salladı. Gergin bir şekilde, “Yunlan?”

Zhao Yunlan daha gözlerini bile açmadan boynunu ovuşturdu. “Siktir, hangi orospu çocuğu…”

Shen Wei, Zhao Yunlan’ın küfür ettiğini görünce kısmen rahatlamıştı, ama sonra Zhao Yunlan derin, genizden bir sesle onun adını tekrar söyledi.

Shen Wei aceleyle “Hah, ne?” diye sordu.

Zhao Yunlan hala yarı bilinçli görünüyordu ve kafası karışmış bir şekilde sordu, “Saat kaç, neden hala ayaktasın? Neden ışıkları açmadın?”

Çeviri:   @kainur_88

57. Bölüm ఌ ఌ ఌ ఌ ఌ