BL, FARAWAY WANDERERS, NOVEL, TIAN YA KE, WUXIA

|FW| 71. İç Savaş

Zhao Jing ve adamları, bu önemli anda çoktan gelmiş, Fengya Dağı’nın eteğinde duruyorlardı. Gu Xiang ve grubu, hırsızlar gibi başka bir yoldan Fengya Dağı’na girmişlerdi. Büyük bir kayanın arkasına saklanan Gu Xiang, Fengya Dağı’nda büyüdüğü için bu güzergaha kusursuz derecede aşinaydı. Kolayca fark edilemeyecekleri ve herkesin olduğu yeri kolayca görebileceği mükemmel bir nokta seçmişti. 

Zhang Chengling ve diğerleri daha önce hiç böyle bir yerde bulunmamıştı. Gu Xiang’ın liderliği altında, “Ruhu Olanlar Geçemez” yazısının etrafından dolaştıklarını ve bu korkunç derecede karanlığın pusuna gömülü, uğursuz Hayalet Vadisi topraklarına adım atmaya başladıklarından bihaberlerdi.

Neyse ki, Gu Xiang onları iyi saklamıştı ve bu erginler ve küçük hayaletlerin onları fark edecek boş zamanları bile yoktu.

Tam o sırada Ye Baiyi geldi. Hâlâ göz alıcı bir şekilde tuhaf kalın beyaz kıyafetleri ve yalnız görünen haliyle bir atın üzerinde duruyordu. Kollarında küçücük bir Tan’zi ve belinde bir kılıç taşıyordu.

TN: Tan’zi: büyük göbekli ve küçük ağızlı çömlek

Zhang Chengling tam ‘’Ye..’’ diye bağıracak iken, Gu Xiang hızla ağzını kapattı. Şaşırmasına şaşmalıydı. Onu göreli sadece yarım yıldan az olmuştu, ancak çoktan Ye Baiyi’nin kömür karası saçları yarı beyaza dönmüştü. Ona uzaktan bakıldığında, yılların izini taşıdığı, zamanın hiç etkilemediği taştan oyulmuş aynı çehreye sahipti. Lakin onu taçlandıran beyaz saçlarıyla, cansız, ölü bir hava hafifçe çehresine nüfuz etmişti.

Sanki… üzerinde durmuş olan zaman aniden harekete geçmiş gibiydi. Yüzünde hiçbir şey görünmüyordu, yalnızca saçlarında görünen hafif bir belirti, bu taş heykelin rüzgar yüzünden aşınaarak,  toz içinde uçup gideceği zamana hazırlıyor gibiydi.

Cao Weining onu görmek için boynunu uzattı ama gözleri Ye Baiyi’nin sırtındaki kılıçta takılı kaldı. Adamın kılıcı nereden aldığı belli değildi. Dikkatlice incelemese, son derece geniş ve uzun olduğu için, adeta dev bir süvari karşıtı bir kılıç taşıdığını düşünürdü. Geniş omuzlarından çapraz şekilde bir baş ve bir kuyruk ortaya çıkmış, kabzasına ve kınına canlıymışçasına bir ejderha oyulmuştu. Ejderhanın sırtı her an kıvrılıp gökyüzünden, bulut örtüsüne uçacakmış gibi kavisliydi. Sadece ona bakarak bile, gökyüzünün ucundan ta uzaklara yükselecekmiş gibi görünen vahşice hareket etme isteği hissedilebilirdi.

Cao Weining kendine kendine mırıldandı: “Bu… bu Gu Ren Long Bei… o…” 

TN: Türkçeleştirilirse eğer ‘Kadim Ejderha’nın Sırtı’ anlamına gelir.

Gu Xiang gözlerini kıstı, etrafına bir göz gezdirdikten sonra, astına sorup öğrenmekten utanmayan biri gibi sordu;

“Ne şeyi?” 

Cao Weining hafifçe titriyordu. Yavaşça Gu Xiang’ın kolunu çekiştirdi, sesini güçlükle bastırmayı başarmış ama heyecanını bastıramamıştı. “Efsanelere göre üç ünlü kılıç vardır. Ling Jian Wuming Sui Kılıcı, hiçbir kılıç yazısına sahip olmamasına rağmen, kılıçlar arasında olağanüstü derecede parlaktır ve dünyada eşi benzeri yoktur. Zong Jian Dahuang Kılıcı, güçlü ve saf, cesur ve yenilmez, aynı zamanda acımasızlıkta eşsiz bir kılıç generalidir. Yine de hiçbiri Gu Ren Long Bei Kılıcı ile kıyaslanamaz bile. Bu, iblislerin savaşçısı efsaneye göre kutsal demirden döküldüğü söylenen, Tanrılar ve Budaların bile dayanamayacağı çok uğursuz bir askerdir… Aslında beklenmedik şekilde Kadim Keşiş’in soyun geliyor. Şu zamanlarda, bu ünlü silahların üçü de kayıp. Kim düşünebilirdi ki bugün, Kılıç Kralı ile bu şekilde karşılacağımı…’’

TN: Ling Jian Wu’ming Sui [灵剑无名虽]: İsimsiz Ruhsal Kılıç.

     – Zhong Jian Da’huang [重剑大荒]: Ağır Büyük Kıtlık Kılıcı

     – Gu Ren Long Bei [古刃龙背]: ‘Kadim Ejderha Sırtı Kılıcı’ 

Mırıldanışını duyan Zhang Chengling, belinden sarkan Da’huang Kılıcı’nı çözdü. Yedinci Lord’un kendisine verdiği şeyin kötü bir şey olmadığını biliyordu. Büyüklerinin ‘zenginlik açığa vurulmaz’ dediği anı hatırlamış, bu yüzden de kınının dışına eski püskü, göze çarpmayan bir kumaş parçasını akıllıca sarmıştı. Cao Weining’e dönüp, ‘’Da… Da’huang… benimle burada…” dedi.

Cao Weining’in gözleri neredeyse yuvalarından fırlayacaktı. Kılıcı iki eliyle titreyerek aldı. Korku ve endişe içinde parmağının ucuyla Zhang Chengling’in şaheseri olan paçavrayla saygıyla iterek, tozla kaplı mücevheri, değerli kılıcı ortaya çıkardı. O an tek kelime etmeden, gözleri neredeyse duygu dolu yaşlarla dolarken, titreyen sesiyle Zhang Chengling’i işaret etti ve düşünmeden gevezelik etti. “Bu Da’huang! General, Da’huang! Seni göksel eserlerin istismarcısı! Seni… şakayık çiğneyen öküz! Seni qin-yakıcı, turna-pişirici! Sen… sen… sen…, kitapları yakıp, bilginleri diri diri gömerek korkunç günahlar işledin!”

TN: 焚琴煮鹤: qin/zirher yakmak ve turna pişirmek anlamına gelir. Aynı zamanda amaçsızca güzel şeyleri yok etmek anlamına da gelir.

Gu Xiang hemen ona ‘’Sus.’’ dedi. Dördü de etrafına baktı ve oradaki kalabalığın Ye Baiyi’nin ihtişamlı görünümü ile etkilenmiş gibi göründüklerini ve istemsizce ona yol açtıklarını fark ettiler. Böylece doğrudan Zhao Jing’in önüne yol açmışlardı. Ye Baiyi’nin yüzünde hiçbir ifade yoktu ve son derece kibirli görünüyordu. Atından inmeden, yerden yüksekte kalabalığı delip geçti yalnızca.

Zhao Jing, ilk başta grileşen saçı karşısında hayrete düşmüştü, hemen o anda ifadesini saklayamamıştı… Bundan bahsetmişken, ölçülü öz-davranış becerileri Gao Chong’unkinden çok daha diplerdeydi. Ancak biri sırları korurken, diğeri öldürme arzusu taşıyordu. Üstünlüğün sağlandığı uçurum bu şekilde kurulmuştu.

Zhao Jing isteksizce yumruklarını sıktı ve gülümsedi. “”Bu Ye Shaoxia. Ye Shaoxia buraya gerçekten tam zamanında geldi! Bizimle birlikte bu güçlü savaşı bastırı–“

Ye Baiyi hala atıntan inmemişti. Zhao Jing’in sözünü sert bir şekilde kesip, ağır ağır ona baktı;

 “Liulijia. Senin elinde mi, değil mi?”

Herkes kargaşa içindeydi. Her kafadan bir ses çıkıyordu. O anda Zhao Jing’in yüzü sertleşti.

Zhang Chengling ve diğerleri, kalpleri panik içinde, korkudan titreyerek dinliyorlardı. Gu Xiang’ın kaşları çatılırken, sağına soluna hızla dönerek sordu;

 “Neler oluyor? Onların tarafında değil mi?”

Gao Xiaolian ona alçak sesle cevap verdi. “Hayır, Bayan Gu. Ye Daxia, ‘Shan He Ling’in emir veren sahiplerinden biridir. ‘Shan He Ling’in üç parçası da toplanırsa şayet diyarın kahramanlarını çağırabilir. Bu parçalardan sadece biri uzun süredir dünyevi meseleleri görmezden gelen o yaşlı Kadim Keşiş’in elinde. Şu Dongting meselesinden dolayı babam bizzat Changming Dağı’nın eteğine davet etmek için gitmişti, ama o yaşlı keşiş sadece bir müridini dağdan aşağı göndermişti. Ye Daxia yalnızca ‘Shan He Ling’i koruyor. Normal zamanlarda başkalarıyla hiçbir şekilde ilişki kurmaz ve her zaman kendi başına, yalnız hareket eder.”

Biraz düşündükten sonra ekledi. “Aslında, babam Ye Daxia’nın gelmesine şaşırmıştı. Sonuçta… sonuçta, Kadim Keşiş’in çoktan öldüğüne dair söylentiler vardı.”

Jianghu’dakiler sadece Kadim Keşiş’in varlığını biliyorlardı. Adı, soyadı, yaşı veya geçmişi hakkında bir şey bilen yoktu. Ancak, Shan He Ling’in tarihi hesaplanırsa, en az yüz yıl geçmişti ve “Kadim Keşiş”in bu kadar uzun bir sürenin ardından ölmüş olduğuna dair söylentilerin yayılması şaşırtıcı bir durum değildi.

Zhao Jing yüzünü saygıdan ötürü aşağı eğdi. Ye Baiyi’ye bakması için başını yukarı kaldırması gerekiyordu, bu yüzden kalbi memnuniyetsizlik ile dolarken alaycı ve öfkeli bir gülümsemeyle: “Ye Shaoxia ne demek istiyor?” 

Ye Baiyi, ifadesini boşa harcama çabasına girmeden, ona aldırmadı. Sadece bakışlarını çevrede gezdirdi, sonra sesini hafifçe yükselterek,

 “İster kavga edin, ister sorun çıkarın, isterse savaşın. Ancak bir ilke var! Ben yaşadığım müddetçe hiç kimse cephaneliği açmayı aklının ucundan bile geçirmesin!” dedi.

Sanki Göksel İmparator ve Laozi umurunda değilmiş gibi, hâlâ o tür amansız bir tondaydı sesi. Kendine hakim olma becerisine sahip olan Zhou Zishu bile dişlerini defalarca gıcırdatmış onu içten içe parçalara ayırmayı dilemişti. Onu tam anlamıyla tanımayan bu insanlardan dolayı bir şey söylememişti. Birisi yerinde soğuk bir şekilde homurdandı. “Hah! Kadim Keşiş’in soyundan gelen lişi gerçekten de onun adını takip ediyor. Kocaman bir ağzı var ve büyük bir gösteriş sahibi!”

Ye Baiyi etrafa göz gezdirdi. Ancak neredeyse konuşanın kim olduğunu görememişti. Görünüşe göre ona bağıran kişi, Gao Shannu kör olduğundan beri omuzlarına hiç oturmamış, onun yerine onun gözleri olup sürekli onunla ilgilenen kişi Feng Xiaofeng’di. Feng Xiaofeng hâlâ tek bir darbeyle patlayabilecek bir diken gibi görünüyordu ve kimseye yüz vermiyordu. Keskin ve kaba sözleriyle en üst sıralarda yer alıyorsa, bir Jianghu kralı olarak adlandırılabilirdi, ancak Gao Shannu’suna hala eşsiz bir sevgi besliyordu.

Ye Baiyi, “Şaka yapmıyorum,” diye yanıtladı.

Gu Xiang sesini alçalttı ve Cao Weining’e sordu, “Ortalığı karıştıran oydu, değil mi?”.

Zhang Chengling, onları Shuzhong’daki Kukla Köşkü’ne kadar takip etmişti. Tüm olayların sürecine dair bir şeyler biliyordu ve onlara fısıldadı. ‘’Bu… Ye… Qianbei, genç bir adam değil. O gerçekten çok yaşlı ve otuz yıl önce ölen Rong Xuan’ın Shifu’su olduğu söyleniyor.’’

Daha sonra tüm bildiklerini fısıldayarak anlattı.

Diğer üçü uzun süre birbirine baktıktan sonra Gu Xiang iç çekti. “Nai’nai’m*… kaç yıl yaşamak zorunda kaldı? O yaşayan bir kaplumbağa gibi!”

TN: Nai’nai [奶奶]: Büyükanne

Cao Weining yine insan dili konuşmadığını görünce hızla sözünü kesti. “Yani… yani, cephanelikteki en önemli şey aslında Ye… Ye Lao Qianbei mi? Ye Lao Qianbei bu sefer dağdan aşağı indiğinde, o da Liulijia’yı duydu ve bu yılın tüm gerçeklerini araştırmak için mi geldi?”

Gu Xiang, aşağıdaki insanları işaret ederek onu çekiştirdi. “Hey, bak! Savaşmaya başlıyorlar.”

Dördü de aynı anda büyük kayanın arkasından başlarını kaldırdı ve dikkatlice etrafa  baktılar.

Wulin’in sözde erdemli yolundan oluşan bu grup, hepsi kendi art niyetlerini taşıyordu. Elbette, aralarında Zhao Jing tarafından gerçekten kandırılan ve sıradan insanlar uğruna kötü hayaletlerin kafasını parçalara ayırıp öldürmeye karar veren bazı aptallar da vardı. Ye Baiyi’nin tek bir sözü bir kayayı parçalayıp binlerce dalga oluşturmasına neden olmuştu.

Bazıları şüpheyle fısıldaşırken, daha da fazlası kafasını sinsilikle kullanan insanlar tarafından kışkırtılmıştı. Ye Baiyi’nin parçalara ayırma arayışı, kalabalığın arasında rahatsızlık yaratırken, öfkeyle azarlanmasına neden oldu. Biri, “Gördüğüm kadarıyla, bu adam çok sorunlu! O Gao Chong tarafından davet edilmişti ve Dongting’de iken her zaman Gao Chong’un sağ kolu gibiydi. Onun köpeği olmalı!”

Ye Baiyi her zaman konuşarak değil, davranışları ile asilzade bir beyefendi olmuştu. Bunu duyunca bir kırbaç çıkardı ve adam kırbacın yüzüne doğru gelişini net bir şekilde görmüş ama bundan kaçınamamıştı. Kırbaç uçarak yüzünde ahenkli bir şekilde kan kırmızısı bir iz bırakmıştı..

Zhao Jing gözleriyle bir işaret verdi. Birkaç kişi aynı anda Ye Baiyi’ye saldırırken, kalabalık onun nasıl hareket ettiğini zar zor görebiliyordu. Birkaçı onu kuşatmak için uçtu ama göz açıp kapayıncaya kadar, her biri eksik kolları veya kısaltılmış bacaklarıyla geri dönmüştü. O sırada atın üzerinde duran Ye Baiyi sanki hiç hareket etmemiş gibiydi. Hala bir elinde küçük Tan’zi’yi, diğer elinde bir kırbacı sabit şekilde tutuyordu.

Bu adamın gong’fu’su korkunç derecede üst düzeydi. Zhao Jing’in gözü seğirdi. Ancak o anda bir ses duyuldu.

“Önce hepimiz sakinleşelim! Kadim Keşiş uzun zamandır erdemli biri ve herkes ona saygı duyuyor. Bu yüzden onun soyundan gelen kişi de kuşkusuz kötü biri olamaz. Gao Chong’a ne olursa olsun, Shan He Ling her daim doğru ve hakkaniyetlidir.”

Cao Weining’in gözleri bu sesi duyduğunda genişledi. Konuşan kişi onun Shifu’su Mo Huaiyang’dı. O anda gergin hissetmekten kendini alamamış ve sıktığı yumruğu ter içinde kalmıştı. Mo Huaiyang’ın Ye Baiyi’ye sevimli bir tonda söylediklerini dinledi;

“Ye Shaoxia, söylediklerinin bir dayanağı olmalı. Öylece konuşup kelimeleri amansızca savuramazsın. Sana inanmaktan mutluluk duyuyoruz. Bu yüzden açık sözlü ol. Herkes Liulijia’nın birinin elinde olup olmadığını ve bizim kullanılıp kullanılmadığımızı bilmek istiyor.’’

Gu Xiang soğuk gözlerle izlerken, o anda kalabalığın belli belirsiz iki gruba ayrıldığını fark etti. Mo Huaiyang, tüm yol boyunca sessiz kalmış, tek kelime etmemişti. Ancak, vaktin bilinmeyen bir noktasında Zhao Jing’inkine eşit güç elde edebilmişti.

Bu kahramanlar sürüsü toplanmış, ayaktakımı bir kalabalığa dönüşmüş ve daha Fengya Dağ’ına varmadan kendi aralarında savaşmaya başlamışlardı.

Cao Weining’e gizlice bir göz attı, artık içten içe daha da emindi. Bu aptal çocuğun Shifu’sunun bu uzun yolda büyük hırsları vardı.

Zhao Jing, Mo Huaiyang’ın şu anda hainlik edeceği aklının ucundan bile geçmemişti. Ama bu adamın derisini yüzüp, tendonlarını çekmesini bekleyemezdi. Ancak Ye Baiyi’nin konuşmasını da engellememişti. Yoksa tüm bunlar vicdan azabından mıydı?

Ye Baiyi, Mo Huaiyang’ın aklının barındırdığı saçmalıkları dikkate almadı, sadece soğuk bir şekilde konuştu. “Cephaneliği sadece iki şey açabilir. Liulijia ve anahtar. Uzun bir süredir araştırıyorum ve tahminim doğruysa, muhtemelen Hayalet Vadisi’ndeki insanların elinde. Eğer Liulijia onların elindeyse, şu anda birliklerini hareket etmeden tutarak kendi aranızda savaşmanızı mı bekliyorlar? Cephaneliği boş yere açmaya çalışacaklarsa… hah! O zaman benim iblis avcısı olmam gerçekten kaçınılmaz.”

Zhao Jing kendini savunmaya geçti, “Liulijia, aslında Gao Chong’un elindeydi. Ölmeden önce, Asılan Hayalet Xue Fang ile işbirliği yapıp beni öldürmek istedi ama başaramadı. Ölen kişi de kendisi oldu. Xue Fang’ın nerede olduğu da bilinmiyor. Belki de Liulijia onun elinde olduğundan emirleri veren de o…”

Ye Baiyi alay etti. “Aslında duyduğuma göre Hayalet Vadisi sürekli Xue Fang’ı öldürmek için adamlarını gönderiyormuş ama onu avlayanlardan biri olan Mutlu Yas Hayaleti, birkaç gün önce öldü. Madem Xue Fang’ın böyle olağanüstü yetenekleri var, o zaman neden cephaneliği açmak yerine başını gizleyip de, etrafta kuyruğunu sallıyor?”

Zhao Jing saygıyla; 

“Mutlu Yas Hayaleti’nin bizzat yaptığı şey, servet uğruna insanları öldürmekti. Bu şeytani hayaletler hakkında nasıl bir şey bilebilirim ki? Büyük ihtimalle, ganimetler eşit olmayan bir şekilde bölündü ve her iki taraf da bundan dolayı acı çekiyor. Ayrıca, Gao Chong oldukça kurnaz bir adamdı ve bir sürü sadık yardımcısı vardı. Liulijia’yı kime verdiğini nasıl bilebilirim?”

Ye Baiyi sorusuna soruyla cevap verip karşı çıktı;

“Ah… Bir zamanlar beş büyük klan tarafından korunan Liulijia öylece kayboldu, ama Zhao Daxia ne olduğunu umursamadı, hatta araştırmadı bile. Bunun aksine, bir grup insanı Fengya Dağı’na saldırmaya yöneltti. Nedeni nedir?”

Konuşması giderek daha tehditkar hale geliyordu. Zhao Jing bir an için afalladı, sonra yanlış bir suçlama yaptı;

“Ye Shaoxia’nın düşüncesine göre, herkesin cezalandırması gereken o alçak, şeytani iblisler… öldürülmemeli mi?”

Mo Huaiyang kaşlarını çattı ve Ye Baiyi’nin arkasından dolanıp, arkasında durdu. Hemen kalabalığın neredeyse yarısı onu takip ederek Zhao Jing’in yanından uzaklaştı..

Zhao Jing, “Klan Lideri Mo, bu ne demek oluyor?” diyerek sorguladı.

Mo Huaiyang konuştu;

“Zhao Daxia, Başka şeylerden bahsetme. Şu meseleyi olduğu gibi yargılayıp çözdükten sonra adam akıllı bir açıklama yapalım.”

Zhao Jing, Mo Huaiyang’ın sadakatsiz olduğunun uzun zamandır farkındaydı. Kalbi ve aklı öfkeyle alev alev yanarken, ‘Yanan evi yağmalamaktan hoşlanan bu yaşlı tilkiyi burada öldürmezsem bir gün görünmez gizli bir tehlike arz edecek benim için.’ diye düşündü.

TN: Yanan evi yağmalamak,  birinin talihsizliğinden faydalanmak anlamına gelir.

Düşünürken parmaklarıyla küçük bir hareket yaptı. Olay yerindeki insanlar kargaşa içindeydi, bu yüzden hiçbiri fark etmemişti. Ancak Gu Xiang ve diğerleri olağandışı durumu kendi bakış açılarından yakalamıştı. Ardından Zhao Jing’in arkasında sıradan duran bir kişinin onun hareketini gördükten sonra kalabalığın arasından çıkıp gittiğini gördüler. Gu Xiang ve diğerleri tüm zaman boyunca bakmaya devam ettiler, sonra o kişinin grubun dışına çekildiğine ve başka bir yöne hareket yaptığını fark ettiler. Yoğun ormanın içinden, elinde küçük bir tatar yayı tutan siyah bir gölge geçti.

Zehirli Akrepler!

Cao Weining’in bir şeyleri düşünecek zamanı olmamıştı. Büyük kayanın arkasından atladı, dövüş sanatlarında, beden duruşu ve hareketi şans ki o anda, doruğa ulaşmıştı. Yüksek sesle. “Shifu! Hemen git buradan!” diye bağırdı.

Gu Xiang, kalbinde ürperti hissederken Cao Weining’i tutmayı başaramamıştı.