BL, NOVEL, SHA PO LANG

Sha Po Lang 18. Bölüm: Marki’nin Malikanesi

“Mareşal, çaylak genç bir çocuk ya da ağır bir biçimde hasta olan yaşlı, hepsi sana kendini nasıl geliştireceğini öğretir, onlarla tanışma fırsatının olması halihazırda iyi bir şans.”

➸➸ ➸

Başkent şiddetli bir yağmurla yıkandıktan sonra yerde gizlenmiş olan soğukluk yükselmeye başlamış, ayazın içinde yoğunlaşmış olan bunalımı ortaya çıkartmıştı.

Chang Geng, yaşlı İmparator’u uğurlamak için bir yabancı yığınını bilinçsiz halde takip ediyordu. Cenaze gününde Dokuz Ejderha tabutunu çeken sekiz at arabası vardı, caddenin iki tarafında da buhar güçlü boynuz hoparlör vardı, bütün İmparatorluk Başkenti’ni kaplayan beyaz buharı fışkırtırken kendiliğinden cenaze töreni melodisi çalıyordu. Ağır Zırhlılar, izleyicilerin içeri girmesini engellemek için bir bariyer olarak kullanılıyordu.

Bu sınırın dışında Büyük Liang halkı, Yi halkı, Baiyue halkı, Barbarlar… ve hatta sayısız Batılı yabancı da dahil olmak üzere töreni izleyen sonsuz insan vardı.

Birçok dikizleyici bakış Chang Geng’ın üstüne çullanıyordu, hesap yapıyor ve tahminde bulunuyorlardı- İmparator’un dördüncü oğlu, kimliği bir bilmece gibi saklanan, Li Min. Ancak ne yazık ki An Ding Markisi’nin gözetimi altındayken kimse ileriye çıkıp onunla bir muhabbet başlatmaya cesaret edemiyordu. Chang Geng, Mareşal Gu’nun kaba tavırlarında saklanıyordu. Geçen birkaç günde etrafında ikişer kez fır dönen Veliaht Prens ve Wei Wang dışında tek bir yabancı ile iletişim kurmamıştı.

Bütün bu toz yerleştiğinde Chang Geng, An Ding Markisi’nin Malikanesi’ne yerleştirilmişti.

Malikane dışarıdan gerçekten kudretli ve etkileyiciydi, devasa iki kapı açılmıştı; her ikisinin de ön kısmında altın köpekdişlerini gösteren yeşil suratlı canavar kafası asılıydı, ağızlarından ve burunlarından beyaz buhar çıkartıyorlardı, otuz altı saat mekanizma dişlisi aynı anda dönüyordu, ağır civatalar yükseliyormuşçasına gıcırdıyor, her bir taraftan iki iri demir kuklayı* ortaya çıkarıyordu.

*Bu kitaptaki demir kuklalar Ziliujin ile çalışıyor ve diğer mekanizmaları otomatik olarak hareket ediyor, hareket edebilen zırh takımı gibi düşünülebilirler.

Kenarda ordu çalışanları için asılı duran iki takım Kara Zırh vardı. Buhar güçlü lamba loştu, ev muhafızları kenarda dikiliyordu, soğuk ölümcül bir aura anında hissedilebiliyordu.

Tabii ki, içeriye daha çok girdikçe Malikâne’nin kudretinin yalnızca ana kapıdan ibaret olduğunu fark edeceklerdi.

Malikane’nin avlusu geniş olmasına rağmen bitkiler ve ağaçlar seyrekti ve aralarında az mesafe vardı.  Göz korkutucu dış görünüşü altında, içeride çoktan yaşını almış birkaç hizmetli vardı. Gu Yun’ü gördüklerinde saygı göstermek adına kenarda dururken hiçbir şey söylememişlerdi.

Halkın kullandığı makinelerin ve demir kuklaların çoğunluğu kömürle çalışıyordu. Yalnızca çok küçük bir kesim Ziliujin kullanırdı ki bunlar da genellikle ıslah için kullanılan baraj ve dev kuklalar gibi büyük mekanizmalardan oluşurdu. Bunlar yerel yönetimin mülkiyetindeydi, değerli makinelere gelince, yalnızca belirli bir rütbe seviyesi olan memurlar onları kullanmaya yetkiliydi.

Elbette, yasa yasaydı, insanların onlara itaat edip etmemesi başka bir mevzuydu. Örneğin küçük Yanhui Kasabası’nın Yöneticisi Guo kesinlikle yetkili değildi ancak sahip olduğu Ziliujin ile çalışan nesneler birden fazlaydı.

Ancak rütbesi açıkça yeterin de üstünde olan An Ding Markisi’nin malikanesi beklenmedik bir şekilde fakir ve yalın görünüyordu, birkaç demir kukla haricinde, neredeyse Ziliujin ile çalışan başka nesne görülmüyordu.

Belki de tüm malikanenin içinde bulunan tek değerli şey, o zamanların en ünlü alimi olan Lin Mo Sen hocanın bizzat yazdığı birkaç kaligrafi idi. Mo Sen’in, Gu Yun’ün öğretmeni olduğu söylenirdi ve bu parçaların da ona bedavaya verildiği belliydi.

Ge Pang Xiao ve Cao Nianzi da Chang Geng ile birlikte taşınıyorlardı. Dünyayı hiç görmemiş bu üç kırsal kesim çocuğu, ileri geri bakarken kafalarını yana yatırıyorlardı. Ge Pang Xiao masumca seslendi: “Shiliu Amca…”

Cao Niangzi sessizce azarladı: “O, Marki!”

“Eheheh, Marki Efendim” Ge Pang Xiao gülümsedi ve sordu: “Eviniz Efendi Guo’nun evi kadar güzel görünmüyor.”

Gu Yun aldırış etmedi: “Ben nasıl Efendi Guo ile kıyaslanabilirim ki? O insanlar başkentten uzakta, benim aksime onlar biraz biriktirmek amacıyla para sızdırıyorlar, ben tatillerde bedava yemek yemek için saraya gitmek zorunda kalıyorum.”

Bu, kulağa bir şaka gibi gelebilirdi ancak Chang Geng onu dinlerken sözlerinde belli belirsiz bir şeyler sezebilmişti.

Yine de onun bu konuda kafa yormasını beklemeden, Cao Niangzi sesini alçalttı ve Ge Pang Xiao’ya: “Tüm sahne oyunları hep saygın ailelerin evlerini bir çiçek bahçesi içinde salıncakla ve birçok güzel kadınla göstermiyor muydu?”

Ge Pang Xiao engin bilgileriyle konuşuyor gibi görünüyordu: “Çiçek bahçelerinin hepsi arka taraftadır. Ve eski ailelerin kadınları, ister efendi ol ister hizmetli, gelişigüzel bir şekilde sen bakasın diye yüzlerini gösteremez. Böyle aptalca sorular sorma.”

Gu Yun gülümsedi ve konuştu: “Benim hanemde kadın yoktur, yalnızca yaşlı hizmetliler ve yardımcılar vardır. Doğruyu söylemek gerekirse, tüm bu malikane içinde bulunan en güzel şey ben olmalıyım, şayet bakmak isterseniz, çekinmeyin.”

Hatta sözlerini bitirdikten sonra birkaç kez göz kırptı, parlak bir gülüşle tüm beyaz dişlerini gösterdi.

Cao Niangzi aceleyle ve utangaç bir şekilde bakışlarını çevirdi. Ge Pang Xiao da afallamıştı -Büyük An Ding Markisi’nin bizzat “Shen Shiliu” kadar utanmaz olmasını hiç beklemiyordu.

Gu Yun iki elini de arkasına koydu, parmakları İmparator’un ona bıraktığı eski boncuklu bileklikle oynuyordu. Terk edilmiş ve harap halde olan avludan gelişigüzel bir şekilde geçti: “Annem çok uzun zaman önce vefat etti ve ben de henüz evlenmedim,  benim gibi ne yaşlı ne de genç olan bekar biri, ne için bir sürü güzel kadına gerek duysun ki? Kulağa oldukça terbiyesizce geliyor.”

Bu, kulağa neredeyse kendisi terbiyeli biriymiş gibi geliyordu.

Cao Niangzi, Gu Yun’e doğrudan bakmaya cüret edemedi- bu, konu yakışıklı erkeklere gelince asla yapamadığı bir şeydi. Utangaç bir şekilde sordu: “Marki efendim, her zaman derler ki, “eskiden malikanenin içinde, sonsuzluğun derinliğindeyken…”

Gu Yun kahkahasını engelleyemedi, alaya alarak: “Niçin, benimle evlenmek için genç Xiao’dan ayrılmak zorunda mısın?*”

*Cao Niangzi ve Gu Yun, Tang Hanedanlığı’ndan Cui Zhao’nun “Satılan Bekar Genç Kız” şiirinden bahsediyorlar. Orijinal satırlar bu şekilde çevrilebilir:
“Eskiden malikanenin içinde, sonsuzluğun derinliklerindeyken
Onun genç Xiao’su, şimdi yalnızca bir yabancı oldu”

Cao Niangzi’nın küçük yüzü maymun poposu kadar kızardı.

Chang Geng’ın yüz ifadesi anında karardı: “Yifu!”

Gu Yun ancak o zaman bir büyük olarak yerini hatırlamıştı. “Burada çok kural yoktur. Ne yemek isterseniz size yapması için mutfağa talimat verebilirsiniz. Ayrıca arka bahçede bir kütüphane ve silah deposu var, bununla birlikte atlar da var, okumak, dövüş sanatlarına çalışmak ya da at sürmek, hepsi size kalmış.”

“Shen Yi, genellikle boş zamanlarında buraya gelir, şayet meşgul olursa sizin için başka bir öğretmen çağırırım – bir muhafızla gittiğiniz ve dışarıda başınızı bir belaya sokmadığınız sürece oyun oynamak için dışarı çıktığınızda bana haber vermenize gerek yok… Hm, biraz daha düşüneyim, başka ne vardı…”

Gu Yun bir anlığına düşündükten sonra arkasını dönüp konuştu: “Ah evet, çoktan yaşını almış birkaç hizmetli var, tepkileri kaçınılmaz olarak yavaş kalıyor, lütfen bunun için onları bağışlayın ve onlara sinirlenmeyin.”

Basit bir şekilde onlara genel bir talimat veriyordu ancak Chang Geng’ın kalbi, sözlerindeki nadir sıcaklık tarafından açıklanamaz bir şekilde sürüklenmişti, her ne kadar bu sıcaklık onun için olmasa da.

Gu Yun, Chang Geng’ın sırtını okşadı: “Burası oldukça tenha fakat şu andan itibaren kendi evin gibi düşün.”

Ardından uzun bir süre boyunca Chang Geng’ın, Gu Yun’ü görme şansı olmadı.

Yeni İmparator’un tahta çıkması gerekiyordu, Wei Wang’ın gözü korkutulmalıydı, yakalanmış olan Barbar Prens’le ilgilenilmeliydi ve hiçbir sebep olmadan istila eden barbarların durumu açıklığa kavuşturulmalıydı. Ayrıca yapılacak sayısız kamulaştırma, inceleme gibi şeyler vardı.

Chang Geng kendisinin çalışkan olduğunu düşünüyordu ama her sabah daha o uyanmadan Gu Yun çoktan gitmiş oluyordu. Ve gece yarısı sarsılmış olarak uyandığında, Gu Yun hala dönmemiş oluyordu.

Göz açıp kapayıncaya kadar bunaltıcı sıcak mevsim geçmişti. Güz aceleyle geçip gittikten sonra soba yakma mevsimi sonunda gelmişti.

Gece yarısı taş yol ince bir buz katmanıyla örtülmüştü. Hava beyaz sisin içinde kaybolmuş, yolun sonundan atların toynak sesi geliyordu. Bir süre sonra iki siyah at sisi delip geçti ve Marki’nin Malikanesi’nin arka kapısında durdu.

At arabası bir ses çıkarttı, gövdesindeki üç ısıtma borusu beyaz buhar çıkarttı. Kapı içeriden açıldı. Önce Shen Yi çıktı.

Shen Yi beyaz bir duman soluk verdi ve at arabasının içindeki kişiye: “Bence sen burada inmemelisin, insanlara kapıyı açtır ve at arabasını doğruca içeriye girdir. Dışarısı çok soğuk.” dedi.

İçerideki kişi, Gu Yun, razıymış gibi bir ses çıkarttı, yüzü çok yorgun gibi görünmesine rağmen ruh hali iyi görünüyordu. Sürücüye emretti: “Gidip kapıyı aç.”

Sürücü emrine uydu ve dışarı çıktı. Shen Yi hareketsiz durdu ve sordu: “Baş ağrın geçti mi?”

Gu Yun tembel bir şekilde cevabını gereksizce uzattı: “Geçti, birkaç tane daha Jia Lai öldürmek sorun olmayacaktır.”

Shen Yi: “Majesteleri ne için seni saraya çağırdı? Duydum ki Kutsal Kurt Sekti elçisini yollamış?”

“O eli ayağı tutmayan yaşlı adam dilekçe göndermeye cüret etmiş, üstüne neredeyse kendi sümüğünü sürmüştü. Demiş ki senelik Ziliujin haraç miktarını yüzde on arttıracaklarmış, İmparator’dan “genç ve mahcup” ama yine de “cahil” olan oğlunu affetmesini dilemiş ve onu serbest bırakması için yalvarmış, bu yaşlı adam oğlunun yerini almak ve onun yerine gelip Büyük Liang’ın esiri olmak istiyormuş.”

Gu Yun’ün ruh hali pek iyi değildi, ağzından dökülen kelimeleri duymak hiç de hoş değildi: “Yaşlı alçak, çoktan yedi sekiz tane çocuğu olmuş, hala “genç ve cahil” sayılabilir mi bu? Sınırın dışındaki kuru kir ve taş mı iyi değil, o yüzden fideler de yavaş mı büyüyor?”

Shen Yi kaşlarını çattı: “Muhakeme celsesinin ortasında patlamadın değil mi?”

“Ne zamandır böylesine kötü bir huyum var? Ama yalnızca hareketsiz dursaydım, o zaman yoksulluktan deliye dönen Maliye Bakanı hemen oracıkta çoktan aynı fikirde olurdu.” Gu Yun soğuk bir şekilde konuştu daha sonra da sesini yumuşattı ve iç çekti: “İmparatorluk Mahkemesi sayısız alimle dolu – ancak ‘serbest bırakılan kaplan kendi dağına geri döner’  ne demek hiçbiri bilmez.”

Yanhui Kasabası’na saldırılırken kullanılan Ağır Zırh takımlarının hepsinin göğsünün önü patlayıcılarla donatılmıştı. Bu, Batılıların kendilerine özgü bir tasarımıydı.

Merkez Ovalar’ın insanlarının kemikleri doğuştan daha inceydi, ordudaki askerler bile genellikle çok güçlü değildi. Onların Ağır Zırhlar’ının tasarımında da hafifliğe ve çevikliğe önem verilirdi ve genellikle savaş meydanında “kayalar göğüsle kırılır” şeklinde hareket etmezlerdi.

Arkalarında bir gücün olduğuna kesinlikle hiçbir şüphe yoktu ve Jia Lai Yinghuo’ya, her zaman Büyük Liang’ın topraklarını çok isteyen yabancı Batılılar destek oluyordu.

Gu Yun gözlerini yere çevirdi ve yerdeki karın hafifçe yansıyan ince parıltısına bakıp fısıldadı: “Memleketin etrafını saran kaplanlar ve kurtlardan başka bir şey değiller.”

Bir Ejderha’ya binip Batı Denizi’nde, yabancı ülkelere kadar görevlendirilebileceği günün özlemini çekiyordu. Fakat yıllar süren savaşlardan sonra Büyük Liang’ın Hazinesi onun tarafından çabucak boşaltılmıştı. Şu anda Gu Yun yeni İmparator’u desteklediği için eski İmparator kritik bir durumdayken ayaklanan Wei Wang’ın birlikleri tam zamanında çabucak sersemletilmişti.  Buna başarı denebilirdi böylelikle konu ne olursa olsun, tahta yeni geçen İmparator hala onun fikirlerine saygı gösterecekti.

Ancak bu saygı uzun sürebilir miydi?

Shen Yi kafasını salladı: “Bu konu hakkında daha fazla konuşmayalım artık, Dördüncü Ekselansları nasıl?”

“Ekselansları mı?” Gu Yun bir anlığına şaşırdı: “Epey iyi ya, ah.”

Shen Yi, “Günleri nasıl geçiyor?” diye sordu.

Gu Yun bir an için iyice düşündü ve daha sonra kararsızlıkla yanıtladı:” … muhtemelen oynuyordur? Ama Wang Amca’nın onu çok fazla dışarıda görmediğini söylediğini duydum.”

Shen Yi hemencecik Mareşal Gu’nun, Ekselansları’nı koyun büyütür gibi büyüttüğünü, her gün otla beslediğini anlamıştı, diğer meseleler umurunda değildi. Fakat bu onun için tuhaf değildi çünkü Eski Marki ve Birinci Prenses de Gu Yun’ü buna benzer bir tutumla büyütmüştü.

Shen Yi iç çekti: “Eski İmparator’un sana nasıl davrandığını çoktan unuttun mu?”

Gu Yun’ün suratı bir an için utanç belirtisi gösterdi- Chang Geng ile nasıl geçineceğini gerçekten anlayamıyordu.

Chang Geng yetişkinlere şımarık davranma yaşını geçmişti, ayrıca olgun bir kişiliği vardı. Yanhui Kasabası’ndayken, tam tersi bir şekilde serseri yifusuyla çok daha fazla ilgilenen bu çocuktu.

Gu Yun bütün gün bir grup çocukla oynayacak güç bulamıyordu fakat aynı zamanda büyükmüş gibi davranmak ve Chang Geng’a yol göstermek de onun için zordu.

Çünkü bu, birinin ona verdiği bir yüktü yalnızca; hala baba olacak yaşta değildi ve bu şekilde davranmak için de yeterli değildi.

Shen Yi yeniden sordu: “Ekselansları için ne planlıyorsun?”

Her ne kadar Gu Yun bir keresinde gelecekte Kara Demir Kampı’nı Chang Geng’a bırakmak istediğini söylemiş olsa da, gerçeği söylemek gerekirse bu yalnızca bir şakaydı. İçten içe bunun imkânsız olduğunu biliyordu.

Üstelik bir kişinin askeri rütbede büyük başarılar elde etmek için ne kadar çok zorluğu ve güçlüğü atlatması gerektiği hakkında kimse Gu Yun’den daha emin olamazdı. Bir gün daha yaşadığı, anavatanları, Büyük Liang’ı sırtlanmak için gücü olduğu sürece Chang Geng’ın onun tattığı acı deneyimleri tatmasını istemiyordu.

Bu sırada, her nasılsa, onun ellerine verilen küçük prensin parlak bir geleceği olmasını ya da en azından kendini koruyabilecek durumda olmasını da umut ediyordu.

Bir kişi hem sıkıntı çekmeyip hem de iyi bir geleceğe nasıl sahip olabilirdi ki?

Dünyanın her yerinde anne ve babalar bu sorunun cevabını bulmak için uğraşıyordu, Gu Yun gibi acemi bir babanın bu konu hakkında kendisini hırpalamasına gerek yoktu. Chang Geng’ı kendi kendine olgunlaşması için bırakmasından başka şansı yoktu.

Sürücü kapıyı açmıştı, ışıkları yakmıştı ve Gu Yun’ün emrini beklemek için derhal kenarda dikilmeye başlamıştı.

Shen Yi, Gu Yun’e: “Ona tamamen senin göz kulak olman çok talepkâr bir istek, biliyorum ama o çok büyük değişikliklerle karşılaştı, geride kalan tek akrabası sadece sensin, ona karşı daha içten ve sahici olmalısın. Onun için ne yapacağını bilmiyorsan bile sadece onunla takılmak ve birkaç kaligrafi notu yazmak gayet iyi olacaktır.”

Belki de bu kelimeler sonunda Gu Yun’e ulaşmıştı, sabırla yanıtladı: ”Tamam.”

Shen Yi atı, at arabasından çözdü ve dizginleri yukarı çekti.

Gitmek üzere olan atın üstündeydi ancak birkaç adım sonra elinde olmadan arkasını döndü ve dırdır etmeye başladı: “Mareşal, çaylak genç bir çocuk ya da ağır bir biçimde hasta olan yaşlı, hepsi sana kendini nasıl geliştireceğini öğretir, onlarla tanışma fırsatının olması halihazırda iyi bir şans.”

Gu Yun acı içinde alnını ovuşturdu: “Tanrım, bu nahoş ağzı bozuk lavuk, yalvarıyorum git artık!”

Shen Yi şakayla karışık onu azarladı daha sonra da atını ilerletti.