BL, NOVEL, SHA PO LANG, TARİHİ

Sha Po Lang 12. Bölüm: Eski Meseleler

Shen Yi, Gu soyadlı bir keçi tarafından kelleştirilmiş olan nane yapraklarına bir bakış attı, daha sonra da onun peşine düştü.

➸ ➸ ➸

Barbarlar bütün güçlerini toplamış, Yanhui Kasabası’na sürpriz bir saldırı yapmak için sahip oldukları bütün Ağır Zırhları bir araya getirmişlerdi, hatta kocamış yaşamlarını bunun için riske attıkları söylenebilirdi. Büyük Liang bile Ağır Zırh birliklerini desteklemek için cebelleşirken bu kavram, Man’ın On Sekiz Kabilesi için nasıl olurdu?

Belki de “makine yağının suyunu sıktıktan” sonra bile bu hala yeterli olmazdı, kemikleri ve ilikleri üç defa sıyırmak zorunda kalırlardı.

Irkları, kurtlarla aynı yuvayı paylaşarak büyüyen bir ırk olduğu için dövüş sanatlarında doğal olarak yeteneklilerdi. Uzun süreli planları ve Ağır Zırh birlikleri hesaba katılınca beklenildiği üzere, onlar yenilmez olmalılardı.

Ne yazık ki Kara Demir Kampı ile karşılaşmışlardı.

Kara Kartal, Dev Uçurtma’nın kontrolünü geri almış ve Kara Zırhlılar, Barbar Prensi canlı bir şekilde ele geçirmişti. Gu Yun’ün rızası altında şehirde geride kalan yenik düşmüş bütün birlikleri katletmişlerdi. Güneş daha batmamıştı fakat savaş çoktan bitmişti.

Bununla da kalmadı, Gu Yun yabancı düşmanlarla başa çıkmayı bitirdikten sonra, yıldırım hızıyla, birliklerini hemen kendi tarafına çevirdi. Meşhur Kara Demir Kampı’nın ismi bile birçoğunun kalbine korku salıyorken Yanhui Kasabası ile Chang Yang geçidindeki büyükten küçüğe bütün askeri personelleri tutuklamıştı, Kuzey Sınırı’nın ilk hattında toplamda altmıştan fazla insan vardı.

Doğrunun ya da yanlışın bahsi yoktu, onlar yargılanmayı beklemek üzere hemen tutuklanmışlardı. Kuzey Sınırı halkı geçici olarak korku halindeydi.

Chang Geng ve Ge Ban Xiao geçici bir süreliğine Yanhui Kasabası’nın Yöneticisi Efendi Guo’nun evine yerleştirilmişti. Efendi Guo, Gu Yun’ü gördüğünde töhmet altında kalmaktan korkarak titriyordu.

Ancak kaçtığını bildiği küçük Prens’e göz kulak olma emrini duyduktan sonra bunu göz ardı etmeye cesaret edemedi. Chang Geng’ın kaldığı yerin önüne onun her lafını dinlemek için sıralansınlar diye iki sıra hizmetçi gönderdi, tek eksiklik bizzat kendisinin gelip çay servis etmesi ve su dökmesiydi.

Chang Geng sayesinde Ge Ban Xiao krallara layık nezaketin tadını çıkartıyordu.

Küçük köfte karmaşanın ardından sakinleştiğinde artık evinin ve ailesinin olmadığını fark etmiş ve anında gözyaşlarına boğulmuştu. Ağlamasının ortasında aniden Chang Geng’ın da onun gibi olduğunu hatırlamıştı. O tek başınaydı, akraba olarak hala yifusu olmasına rağmen Shiliu Amca ortalıkta görünmüyordu ve bir kere bile ziyarete gelmemişti. Garibe yoldaş gerekti, elinde olmadan halinden anlamış ve Chang Geng’ın önünde ortalığı velveleye verdiği için utanmıştı.

Ancak ağlamaktan başka yapacak hiçbir şeyi yoktu. Ge Ban Xiao bu durumdaki her şeyi netleştirmek için parmak hesabı yapmaya çalıştı fakat en sonunda vazgeçti. Bu onun için çok karışıktı, ne kadar denerse denesin düşünceleri bir karmaşayla sonlamıştı. Chang Geng’a sordu: “Ağabey, babanın İmparator olduğunu söylediler, bu Xiu teyzeciğimin İmparatoriçe olduğu anlamına mı geliyor?”

Chang Geng, Xiu zong si’nin yarısını elinde tutuyordu. Ge Ban Xiao’yu kurtardığında demir bileklikteki Xiu zhong si’nin tekini dışarı atmıştı daha sonra da onlar harp meydanını temizlerken gizlice geri almıştı.

Metalden yapılan keskin ve sağlam olan her şey gibi bir arada durması zordu. Xiu zhong si, demiri rahatlıkla kesmesine rağmen pek de sağlam ve güçlü değildi, Barbarların Ağır Zırhı’na çarptığında ucu kıvrılmıştı, sıcak Ziliujin köşesini eritmişti. Bıçağı bile yok olmuştu. Şu anda yalnızca yalın ve kara bir metal parçasıydı.

Chang Geng, Ge Ban Xiao’ya üstünkörü cevap verirken bıçakların üzerindeki kalkık yeri kazımak için bir çivi kullandı: “İmparator’un oğullarının hepsi İmparatoriçe’den doğmaz, düzinelerce karısı vardır. Dahası Xiu Niang, Man Kabilelerine ait ve ben de Prens değilim, barbar kadın yalnızca benden Prens gibi rol yapmamı istiyor.”

Ge Ban Xiao: “…”

Kasap ailesinin küçük oğlu, bu cevabı dinledikten sonra artık anladığı şeyler şu anda daha da azdı. Bir süreliğine şaşkınlık içinde ağzı apaçık kaldı. Daha sonra ağabeyinin çok acınası olduğunu hissetti. Etraftaki kuşların ve hayvanların bile anne babası vardı, yalnızca Chang Geng kendi kökenlerini çözemiyordu. Kökeni, çözülemeyen karışık bir ip yığınını andırıyordu. Gerçekten kim olduklarını söyleyecek kimse yoktu.

Ge Ban Xiao ant içti: “Ağabey için rahat olabilir, ister İmparator’un oğlu ister Belediye Reisi’nin hatta bir Ozan’ın oğlu ol, sen her zaman benim ağabeyim olacaksın!”

Chang Geng bunu duyduğunda ilk önce kuru kuru gülümsedi daha sonra ise belki de bu sözler kalbine dokunduğundan sonunda küçük bir gülümsemeyi açığa çıkardı.

Ge Ban Xiao: “Gelecekte Kara Demir Kampı’na katılabilsem ne güzel olurdu…”

Chang Geng cevap veremeden ansızın evin dışından bir ses geldi: “Nizami askerlerden farklı olarak Kara Demir Kampı’nın askerleri her gün epey zorlu disiplin eğitimi yapmak zorunda, katlanabilir misin buna?”

İki oğlan yukarıya baktı ve Shen Yi’nin içeri girmek üzere kapıyı ittiğini gördü.

Shen Yi korkunç kara zırhını değiştirmişti ve bir kaynana gibi uzun uzadıya konuşan fakir alim göz açıp kapayıncaya kadar geri dönmüştü. “Fakir” kelimesi tepeden tırnağa her tarafına yazılmıştı. Masaya iki tane yemek kabı koydu: “Gece yarısı yemeği, hepsini yiyin.”

Efendi Guo sağlığa epey dikkat ederdi, akşam yemekleri sadece çok sulu çorbadan ibaretti. Yetişkinler var olanla yetinebilirdi, birkaç ısırıktan yoksun olmak çok fazla fark yaratmazdı. Ancak iki genç oğlan buna nasıl katlanabilirdi ki? Ge Ban Xiao üç kase tavuklu erişte çorbası içmişti ancak hâlâ suyla doluymuş gibi hissediyordu sadece. Yemek kaplarını açıp içinde gerçek buhar çöreklerinin ve etlerin olduğunu gördükten sonra hemen neşeyle ileri atıldı, hatta Kara Demir Kampıymış, Ak Demir Kampıymış, hepsini aklının derinliklerine attı.

Yine de bu küçük oğlan sahiden adabını bilirdi, dünyayı unuttuğu anda bile ağabeyini unutmuyordu. Önce kaptan büyük bir buhar çöreği alıp Chang Geng’a verdi: “Ağabey, sen ye.”

Chang Geng, Shen Yi’nin ardına bir bakış attı ve görmek istediği kişinin gelmediğini gördü. Birdenbire iştahını kaybetti, kayıtsızlıkla elini salladı ve kalbindeki kayıp duygusunu bastırmaya çalıştı daha sonra da yorgun bir şekilde selamladı: “General Shen.”

“Bu onuru kabul etmeye yüzüm yok,” Shen Yi yüzüne bir bakış attı ve onun ne düşündüğünü hemen anladı. Sakince oturdu ve açıkladı: “Bu sefer sınır bölgesinde büyük teftiş ve temizlik var, Büyük Mareşal kendini kopyalayamaz yine de Ekselansları için çok büyük endişeler barındırıyor. Benden özellikle ziyarete gelmemi istedi.”

“ ‘Ekselanslarını’ kabul etmeye yüzüm yok,” Chang Geng başını eğdi ve soğukkanlı bir şekilde söyledi, “Shil- Marki günden güne askeri meselelerle meşgul oluyor ancak hala bizi hatırlayacak kalbi var, gerçekten onur verici bu.”

Shen Yi güldü: “Şayet Büyük Mareşal onun arkasından bu kadar mesafeli olduğunu bilseydi, kesinlikle çok üzülürdü. Ne yazık ki bu kişi, ne kadar üzgün hissederse hissetsin asla açıkça söylemez ve her zaman biz astlarına daha çok sorun çıkarır.”

Chang Geng ilgisiz bir şekilde tek bir kelime etmedi, tüm aklını elindeki bıçaktan geriye kalanlara vermiş gibi görünüyordu. Dikkatli bir şekilde üstünde bir yer seçti ve bir çiviyle delik açmaya başladı.

Kalbi bir ayna kadar netti, açıkçası Shen Yi’nin sadece herhangi bir sıradan ast olduğuna inanmıyordu. Kılık değiştirip devriye geziyor olsalar bile sıradan bir ast, An Ding Markisi’ne bulaşıkları yıkaması için ya da biraz lapa pişirmesi için emir vermeye cesaret eder miydi? Bu kişi çoktan yaşamaktan bıkmış, kendisini asmaya çalışan bir ölümsüz değilse tabii ki.

Kimse konuşmuyordu ve ortamdaki hava bir anlığına rahatsız edici bir hale gelmişti.

Shen Yi dışından gülüyordu ama içinden küfür ediyordu çünkü Chang Geng’ın bütün ifadeleri tamamıyla Gu Yun’ün görmesi içindi. Yine de bu alçak herif, Gu Yun, bakmaya bile cesaret edememiş, günah keçisi olması için onu buraya sürüklemişti. “Bu Gu ile aynı cani gemiye bindiğim günden beri, hiçbir zaman iyi bir şey olmayacaktı zaten.”

Shen Yi saygın ve etkili bir aileden geliyordu, tabiri caizse Eski Marki Gu’nun annesinin ailesiyle bazı bağlantıları vardı. Eski Marki hala hayattayken Shen Yi’nin bir süreliğine Gu ailesiyle yaşamasını iyi karşılamıştı. Gu Yun’ün çocukluğundan beri bütün büyük haylaz hareketlerinin yarısı Shen Yi’nin “erdemleriydi.”

Eski Marki ve Birinci Prenses vefat ettikten sonra farklı yollara gitmişlerdi. Gu Yun kraliyet pozisyonunu miras almak için saraya girmişti, Shen Yi imparatorluk sınavına girmek için geri dönmüştü. Ancak sınavları geçtikten sonra Hanlin Yüksekokulu*’na girmeyi reddetmişti. Bunun yerine başkaları onu deli bir adam olarak görmesine rağmen şahsen “Ling Shu”ya girmek istemişti.

*Hanlin Yüksekokulu; Tang Hanedanlığı zamanından 1911 yılına kadar sürmüştür.

Ling Shu Enstitüsü* hastalık teşhisi koymak ya da ilaç hazırlamak için var olmamıştı. İnsan bedenini onarmazlardı, yalnızca makineleri onarırlardı.  Rütbeleri İmparatorluk Muhafızı ile aynıydı, yalnızca İmparator’un doğrudan emri altındaydı, Maliye Bakanlığı’nın en geniş tahsildarıydı ve ayrıca askeri güçleri besleyip giydiren ebeveyndi.

*Enstitü kelimesinin çincesindeki (yuàn) karakteri aynı zamanda hastane için de kullanılır, bu yüzden burada insanları iyileştirmek üzerine olmadığına dair bir kelime şakası var.

“Uçurtma” , “Zırh” , “Süvari”, “Hafif Takım” , “Kartal”, “Savaş Arabası” , “Bombardıman Silahı” ve “Ejderha” başlıca yedi askeri koludur, ekipman şablon tasarımından geliştirme ve yükseltmeye kadar, hatta Kara Demir Kampı’nın gizli sırrı bile, hepsi Ling Shu Enstitüsü’nden geliyordu.

Ling Shu Enstitüsü kendi eksik yönlerinin farkında olup tevazusunun bir göstergesi olarak sık sık “İmparatorluk Makine Bilimini” kullanırdı. İmparatorluk mahkemesinde neredeyse hiç seslerini yükseltmezlerdi, çok yüksek rütbeli değillermiş gibi görünürlerdi. Bütün zamanlarını Ling Shu Enstitüsü’nün içinde saklanarak, kafalarını demir eşyaların içine gömerek geçirirlerdi.

Ancak hiç kimse onları makine yağıyla hayatını kazanan halk esnaflarıyla kıyaslamaya cüret edemezdi.

Gu Yun’ün Kara Demir Kampı’nı yeniden başlatabilmesinin sebebi, yalnızca İmparator’dan gelen adi bir acil durum mektubu meselesi değildi. Büyük ölçüde, Ling Shu Enstitüsü ile ilişki kurmasına yardım eden eski dostu Shen Yi sayesindeydi. Kritik bir noktada onlar bu genç generalin arkasında durmuşlar ve on yıldır kepaze edilmiş olan askeri gücün bir kez daha geveze alimane sulh yargıçlarını ezmesini sağlayarak ona en yararlı desteği vermişlerdi.

Kara Demir Kampı’nın ölüp dirilmesinin ardından Shen Yi, Gu Yun tarafından Ling Shu Enstitüsü’nden ayrılması ve Gu Yun’ün özel yardımcısı olması için davet edilmişti. Şu anki bilgisiyle ve tecrübesiyle Chang Geng, bu karmakarışık meseleleri tabii ki anlayamazdı.

Shen Yi de onlara açıklamaya kalkışmadı, sadece yukarı baktı ve Ge Ban Xiao’ya sordu: “Ekselansları ile tartışmam gereken bazı konular var, sen…”

Ge Ban Xiao akıllı bir şekilde karşılık verdi: “Evet, evet, siz ikiniz devam edin, doyduğum zaman bana hep uyku bastırır. Şimdi uyumaya dönmeliyim.”

İki büyük buhar çöreğini ve bir domuz ayağını bir araya getirdi daha sonra da oturaktan atladı ve kaçtı.

Odada yalnız ikisi kalmıştı. Shen Yi yavaşça konuştu: “O zamanlar Batı Bölgesi’ndeki savaş durumları istikrar kazandığında Büyük Mareşal, İmparator’dan gizli bir emir aldı, Kuzey Sınırı’na gidip o sene İmparator’un Eşi’nin kız kardeşiyle birlikte ortadan kaybolan Dördüncü Prens’i, Ekselansları’nı aramasını emretmişti.”

Chang Geng’ın hareketleri bir anlığına durdu, bakışlarını kaldırdı ve tek bir kelime etmeden Shen Yi’ye baktı.

Shen Yi’nin ifadesi içtendi, hiçbir samimiyetsizlik belirtisi barındırmıyordu:

“Yanhui Kasabası’na yaklaştığımızda şehir kapısının dışında barbarların faaliyetlerinin izlerini bulduk. Kurt Kral’ın oğlu her zaman çok hırslıydı, hiçbir zaman yalnızca bir kul olmaya niyeti olmamıştı.

Büyük Mareşal, Kuzey Sınırı’nda meydana gelebilecek tehdit edici değişim hakkında endişelenmiş, durumu kontrol etmek için durmuştu ve beklenmedik bir şekilde kurtların arasındaki Prens Hazretleri ile karşılaşmış oldu.

On dört yıl önce, o çocukluk çağındayken, Mareşal sık sık Birinci Prenses ile birlikteydi ve bir keresinde İmparator’un Eşi ile tanışma fırsatı olmuştu. Sizi Yanhui Kasabası’neageri götürdüğümüz zamana kadar fazlasıyla tanıdık geldiğinizi hissetmişti ve akabinde Xiu Niang’ı görünce ancak o zaman sizin aradığımız Dördüncü Prens olduğunuzu onaylamıştık.

On dört yıl önce Mareşal sadece genç bir çocuktu, Xiu Niang onu çoktan unutmuştu. Aslında başta kimliklerimizi açığa çıkarmaya ve ikinizi alıp başkente götürmeye niyetlenmiştik. Yanlışlıkla Xiu Niang’ın barbarlarla gizli bir iletişim içinde olduğunu fark etmeyi beklemiyorduk. Mareşal Gu, büyük resmi etkilemekten kaçındığı için onları kendi kazdığı kuyuya düşürmeyi planlayarak gizlice birkaç adamını Batı Bölgesi’nden buraya nakletti.

Bu sefer On Sekiz Kabile’nin seçkin güçlerinin hepsi yenildi. Prensleri de esir alındı ve finansal kaynaklarının büyük bir kısmı ziyan oldu. Hiç değilse bu yıl Kuzey Sınırı’ndaki barışı ve istikrarı koruyabiliriz. Umuyorum ki Ekselansları sınırda yaşayan binlerce sivilin hayatını dikkate alır ve yalancı olduğu için Mareşal’i suçlamaz.”

Chang Geng dinledi, bir anlığına düşünüp taşındı ve daha sonra bunu oldukça uygun ve makul bulduğu için kafasını salladı: “Pekala.”

Shen Yi birden rahatlamış hissetti, gülümsedi ve konuştu: “O yıl Kutsal Kurt Kabileleri Büyük Liang’a boğun eğdiğinde Majestelerine ovalarının iki hazinesini vermişlerdi; birisi Ziliujin, diğeri ise Tanrıçaları idi. Tanrıça yüce bir mevkidedir, onların samimiyetlerinden etkilenerek onu İmparator’un Eşi yapmıştı ve imparatorluk mahkememizdeki tek İmparator’un Eşi o idi.

Ve diğer durumlara gelince, kulunuz Ekselanslarına zaten daha önce söylemişti. Şayet cennetteki İmparator’un Eşi bu kadar iyi büyüdüğünüzü görebiliyorsa, çok hoşnut olacaktır.”

Chang Geng içinden alay etti. Shen Yi’ye göre o zaman bu, Xiu Niang’ın – Hu Ge Er’ın onun öz teyzesi olduğu anlamına gelmez miydi? Teyze zaten bu haldeyse, gerçek annesi ne kadar iyi olabilirdi ki?

Chang Geng: “Şahsen, sağduyuyla düşündüğümde, İmparator’un Eşi’nin karnında piç bir çocuğu taşıdığını fark etmesinin ardından kaçmaya çalışarak hayatını tehlikeye atıp düşük yaptıran bir kase ilaçla içindeki çocuktan kurtulmak istediği hikaye olmalı bu?”

Shen Yi: “…”

Sarayın birçok sırrı, açık detaylara girmek için uygunsuzdu ancak durum buydu, bu çocuk tamamıyla doğru tahmin etmişti.

Neticede Shen Yi de çocukluğundan beri aristokratlarla haşır neşirdi, düşünceleri ne olursa olsun kesinlikle yüzünden okunamazdı. Hemen şaşkın ve gergin bir ifade takındı, adeta gerçekti:

“Niçin Ekselansları böyle laflar ediyor? Eğer Xiu Hanım yüzündense o halde üstünde çok fazla durmanıza gerek yok. Sonuçta Xiu Hanım bir yabancıydı, şayet hâlâ kendi insanları için üzülüyorsa onu bunun için suçlayamayız.

Buna ilaveten geçen birkaç yılda, içinde barındırdığı öfkeye rağmen yine de bıkmadan Ekselansları’nı büyütmeye çalıştı ve hatta yeşim kolyenin yarısını bilgi vermek amacıyla başkente yollamayı başardı. Yaptığı her şey ülke için ölmeye hazırlığı olmalı, Ekselanslarını töhmet altında bırakmak için değil. Birisi yine de bunun, ailevi sevgi ötürü olmadığını söyleyebilir mi? Teyzeniz bile böyle ise gerçek anneniz nasıl olur da sizi sevmez?”

Shen Yi bir anlığına duraksadı daha sonra devam etti: “Ekselansları ve İmparator’un Eşi’nin dış görünüşü aynı hamurdan yapılmış gibi ancak kişiliğiniz Majesteleri gibi, bu biyolojik bağ nasıl uydurulabilir? Xiu Hanım’ın Ekselansları’nın ayak parmağını kırmasına gelirsek sanıyorum ki bu işin içinde başka bir gizli mesele olmalı ya da belki de o zamanlar Ekselansları çok küçük olduğu için bunu yanlış hatırlamış olabilir, bunların hepsi olasılık.”

Shen Hoca’nın konuşması akla yatkın ve acayip dokunaklıydı, şayet Chang Geng’ın onu yavaşça delirten, vücudunun içindeki zehirden haberi olmasaydı, bu uydurulmuş hikâyeye muhtemelen ikna olurdu ve Xiu Niang’ın bütün kalbiyle onun için endişelendiğine sahiden inanırdı.

Artık başka insanların hikayelerine tamamen güvenemezdi. Her zaman yığınla sorusu olacak ve şüphecilik barındıracaktı. Elinde olmadan kafa yormak için başkalarının her cümlesini bölecekti ve daha derine baktığında hep şüphe ile dolu olacaklardı.

Chang Geng aniden çok tükenmiş hissetti.

Bir tütsü yanma süresinden sonra, Shen Yi yüzündeki o zoraki gülümsemeyi sürdürdü ve Chang Geng tarafından uğurlandı.

Chang Geng, Shen Yi’yi kapıya doğru uğurlarken: “Önceden, hâlâ bihaberdim, Mareşal Gu’nun sağlığının iyi olmadığını düşünüyordum ve bu konuda çoğu zaman uzun uzun konuşuyordum. Marki’den beni bağışlamasını istiyorum.”

Shen Yi gözlerini indirdi ve yalnızca Chang Geng’ın ona bakmayı reddederken başını eğdiğini görebildi. İç geçirdi ve Chang Geng’ın yaşadığı küçük konutu terk etti. Kapıdan çıktığı gibi küçük patikaya yöneldi ve avludaki küçük çiçek bahçesinin dışında oturan “askeri meselelerle meşgul olan” Gu Yun gözüne ilişti.

Efendi Guo’nun avlusunda bir yığın nane yeşermişti. Gu Yun küçük köşkte tek başına oturuyordu, işsiz bir şekilde onları koparmaya başladı, ağzına koydu ve daha sonra zaman geçtikçe çiğneyip yutmasıyla son buldu.

Orada bir başına ne kadar uzun süredir oturduğunu kimse söyleyemezdi, onun yüzünden bir yığın nane neredeyse kelleşmişti sanki bir keçi o yeri gasp etmiş gibiydi.

Shen Yi hafifçe öksürdü ancak görünüşe göre Gu Yun onu hiç duymuyordu. Yalnızca yaklaştıktan sonra Gu Yun gözlerini kısıp zorlukla onu tanıdı.

“İlacın etkisi mi geçti?” Shen Yi iç çekti.

Gu Yun’ün kafası karışıktı, içgüdüsel olarak el kol hareketleri yaparak duyamadığını işaret etti.

Shen Yi ileri gitmek zorunda kaldı ve ona daha da yaklaştı: “Öncelikle geri dönelim, sana dahasını orada anlatacağım – elini ver bana, basamak taşları var.”

Gu Yun, yardımını reddederek kafasını salladı. Liuli* merceğini çıkartıp burun köprüsüne yerleştirdi ve daha sonra tek bir kelime etmeden çıktı, hatta iki beninin bile rengi solmuş gibi duruyordu.

*琉璃 (Liúlí jìng boyanmış gözlük merceği demektir.) Gu Yun’ün taktığı monokl (tek gözlük)

Shen Yi, Gu soyadlı bir keçi tarafından kelleştirilmiş olan nane yapraklarına bir bakış attı, daha sonra da onun peşine düştü.