BL, NOVEL, SHA PO LANG, TARİHİ

Sha Po Lang 9. Bölüm: Öldürme Niyeti

Belki de Xiu Niang haklıydı, o bir canavardı.

➸ ➸ ➸

Bu sırada Chang Geng’ın kulağına tanıdık bir ağlama sesi ilişti. Arkasını döndü ve birçok domuz kafasıyla birlikte parmaklıklarda asılı olan Kasap Ge’nın kafasını gördü. Eşinin suratı çöken duvarların altında ezildiği için solgun ve maviydi. Nefes almayı bırakmasının üzerinden uzun zaman geçmişti.  Uzaklardan Ge Ban Xiao’nun boğuk ağlama sesleri geliyordu ve Chang Geng şaşırmıştı.  Artık başka bir şeye endişelenecek gücü kalmamıştı ve bilinçsizce “Kasap ailesinden Ge Ban Xiao gibi görünüyor…” dedi.

Shen Yi’nin adımları durmadı, hızla geçip geçti.

Chang Geng onun düzgünce duyamadığını düşündü: “Bekle!”

Shen Yi: “Kulunuz, Prens Hazretlerini şehirden çıkana kadar koruma emri aldı. Herhangi bir gecikme olamaz.”

Sesi demir maskenin arkasından geliyordu, buzun içine daldırılmış bir metal kadar soğuktu.

Chang Geng şaşkına döndü.

Rüzgârın ıslık sesi kulaklarını sıyırıp geçti ve yapış yapış soğuk ter omurgasından aşağı doğru kaydı. Dokunduğu her yer kara demirdi- aşırı derecede soğuktu, tıpkı bileğini çevreleyen, asla ısınmayan demir bileklik gibi.

Ge Ban Xiao sık sık şımarık davranırdı, gülümsediği zaman bütün dişlerini gösterirdi ve kişiliği biraz tuhaf ve ilginçti. Onu sevmeyen tek bir kişi bile yoktu.

Chang Geng birdenbire mırıldandı: “Senin öğrencin değil miydi?”

Shen Yi’nin gözünde her gün ona yakın olan bu öğrenciler, kılık değiştirmesini emreden iki yıllık bir imparatorluk görevinden başka bir şey değil miydi?

Doğru ya. Kara Demir Kampı’nın soylu şahsiyetlerine göre, önemsiz bir Yanhui Kasabası neydi ki?

Sadece kasap ailesinden gelen bir çocuk neydi ki?

Bu dünyada bazı insanların hayatı diğerlerinin hayatından daha değerliydi, birinin sırf cana yakın olması onun değerli olduğu anlamına gelmezdi.

Tabii ki Shen Yi soğuk zırhı kadar duygusuz değildi fakat şu anda tek başınaydı. En büyük önceliği bu görevi hatasız bir şekilde tamamlamaktı.

Batı Bölgesi’nin etrafı sarılmıştı ve Kara Demir Kampı’nın bütün seçkin birlikleri şu anda bu tarafta nöbet tutuyordu. Birliklerin sadece küçük gibi kısmını buraya getirmeye güçleri yetmişti. İki yıl ağ ördükten sonra tek bir kusursuz hamle yapıp bu büyük balığı avlamak zorundalardı.

Eğer bunu yakalayabilirlerse, son birkaç yıldır Kuzey Sınırı’nda süren barışı ve istikrarı değiştirebilirlerdi. Aksi halde bütün çabaları boşa gidecekti.

Durumun karmaşıklığı nedeniyle bu çocuğa nasıl birkaç cümleyle her şeyi açıkça izah edebilirdi ki?

Shen Yi bütün ciddiyetiyle: “Ekselansları lütfen beni bağışlayın… Ekselansları!” dedi.

Görünen o ki Shen Yi hazırlıksızdı, Chang Geng eğilmek için bu kısa andan faydalandı ve demir zırhın dirseğine yerleştirilmiş olan kilide dokundu.

Kara Demir Kampı’nın Ağır Zırh’ı elbette ki onun sadece bir vuruşuyla açılmazdı ancak o başarılı bir şekilde Shen Yi’nin kolunu dışarıya itti, bir inçlik boşluk yarattı.

Bu Chang Geng’ın Ağır Zırh’ı ilk görüşüydü, ustalıkla yapılmış bu zırh ile şehrin koruma subaylarının kullandığı bakır hurdalar arasındaki farkı bilmiyordu.

Eğer birisi kara demir zırhı yok etmek için kuvvetli bir harici güç kullanırsa, aniden açılan kilidin patlama kuvveti iri bir ağacı yıkabilirdi.

Bu bir inçle birlikte Chang Geng hızla ayağını dışarı çıkarttı ve çeviklikle Shen Yi’nin omzundan takla attı.

“Ben ‘Ekselansları’ değilim,” ondan iki adım uzakta durup ona baktı. Yüzü kara demirden bile daha kasvetliydi:

 “Ayaklarım da ‘ejderha pençeleri” değil. Annemin kırık bir çini parçasını kullanarak yaptığı bir çarpıklık. Şayet o, senin söylediğin gibiyse ve imparatorluk ailesi ile bağı varsa, belki de amacı, kraliyet soyunu karıştırmak için bir taklit yaratmaktı. General böyle acele ediyor, başka ağır sorumluluklarının olduğunu görebiliyorum. Ben ölmekten korkmuyorum ve kraliyet kimliği çalmaya da niyetim yok. Bu meseleyi senin için anlaşılır hale getirdim, artık sana mâni olmayacağım.”

Shen Yi’nin kara demir maskesi yukarı kalktı ve hayretler içinde önündeki delikanlıya baktı.

Chang Geng artık ona bakmıyordu, duvardan atlamış ve Ge Ban Xiao’nun yardım çığlıklarının geldiği yöne doğru koşmuştu.

Yanhui’nin bu küçük kasabasında bir kara zırh takımı kolayca fark edilebilirdi. Barbarlardan oluşan bir grup etrafını sarmasına rağmen Shen Yi bir anlığına şaşırmıştı sadece. Chang Geng endişelenmemişti. Dışarıdan bakan bir göz olmasına rağmen yine de barbarların, Kara Demir Kampı’ndan bu uzmanın önünü keserek aslında eceline susadıklarını görebiliyordu. O yıl yalnızca kırk Kara Zırhlı’nın ovayı ortadan kaldırdığını anlatan halk hikayesi biraz abartılmış olsa da tamamen yanlış olmadığı açıktı.

Delikanlının yıllardır alıştırma yaptığı dövüş sanatları bir hiç için değildi. Dar yoldan hızla koşarken, avlu duvarından geçerken aşırı çevikti. İçeri girdiğinde bir barbarın, Yanhui’yi savunmaktan sorumlu olan eski bir askerin göğsünde bir delik açtığını gördü.

Eski asker hiçbir ses çıkaramadan düştü. Hayatta kalamazmış gibi gözüküyordu.

Ge Ban Xiao’nun küçük yüzü şişmişti, korku içinde kafasını tutarak köşede saklanıyordu.

Chang Geng eski askerin birkaç adım öteye düşen yerdeki kılıcını gördü. Barbarın sırtının ona dönük olmasından faydalanarak birkaç adım attı ve onu aldı. Kılıcın sapı ince bir buhar akışını dışarıya fışkırttı. Bu bir “demir zırh kılıcı” idi fakat ne yazık ki uzun zamandır düzgünce bakım yapılmamıştı. Hala kullanılabilir durumda olup olmadığı tahmin edilemezdi.

Barbar hareketi fark edince anında arkasına döndü fakat zırhı yüzünden beceremedi. Ge Ban Xiao’nun ağzı apaçık kalmıştı –

Chang Geng çelik kılıcın altındaki buhar desteğini büktü, keskin bıçak gümbürdemeye başladı ve bir daire içinde döndü, yanık kokusu havayı doldurdu. Kim bilir içindeki kaç parça çoktan yanmış haldeydi. Chang Geng neredeyse tutamıyordu, bağırdı ve yanındaki iri ağacı yardı.

Kılıcın tiz sesi metal hurdaları andırsa da ağacı son derece kolay bir şekilde kesmişti. Barbar tepki veremeden, iri ağaç çoktan üzerine devrilip onu ezmişti. Chang Geng, Ge Ban Xiao’ya doğru hırladı: “Neden kaçmıyorsun!?”

Ge Ban Xiao’nun yüzü sümüklerle ve gözyaşlarıyla doluydu, avazı çıktığı kadar bağırdı: “Ağabey!”

Onun uzunca konuşmasını beklemeden, ezilen adam aniden kükredi, şiddetle bir ev direği boyundaki ağacı kesip attı ve yola doğru savurdu.  Kışkırtılmış bir boğa gibiydi, kan kırmızısı gözleriyle önündeki savunmasız iki çocuğa bakıyordu.

Chang Geng durumun daha da kötüye gittiğini görüyordu. Şu anda doğrudan çatışmaya girmek zorundaydı.

Derin bir nefes aldı, ileri doğru eğildi, hafifçe omuzlarını kaldırdı, elindeki kılıcı kavradı ve sağlam bir başlangıç vaziyeti aldı.

Ne yazık ki duruşu ne kadar sağlam olursa olsun bu, faydasızdı. Çatlama sesini duyduğunda hareketsiz duruyordu, çok geçmeden çelik kılıç tamamen sıkıştı. İki kere çatırdadı, siyah dumanlar titreyip söndü ve anında bir yığın hurda metale dönüştü.

Ge Ban Xiao titredi: “Bu…. Bu…”

Chang Geng tersledi: “Kenara çekil!”

Ge Ban Xiao’ya boşuna cin gibi demiyorlardı. Bunu duyduğu anda çabucak masum bir köfteye dönüştü ve köşeye yuvarlandı, mükemmel bir şekilde yoldan çekildi.

Barbar kükredi, bir çift yumruğu bu küçük çocuğu parçalara ayırmak için kullanmak üzereydi.

Chang Geng belini büktü ve sadece kafasının üstünü sıyıran büyük demir yumruktan kaçındı. Çabucak çatlaklardan fırladı, eski askerin bedenini geçti, kendini alçalttı ve en hızlı şekilde eski askerin çelik bacak korumalarını çıkarttı.

Bu noktada rüzgâr arkasından yetişti. Chang Geng kollarındaki bir çift ‘çelik bacak koruyucu’ya sarıldı ve yakındaki duvarın altındaki küçük bir deliğe yuvarlandı. Yerleştikten sonra doğru giyip giymediğini umursamadan hemen onları kendi bacaklarına taktı.

Bir çarpışma sesi çınladı, sıradan birinin evinin çürük duvarları çok da güçlü değildi, barbar duvarı tek bir yumrukla yıktı. Molozlar ve kırık tuğlalar birden yağmur gibi yağdı. Chang Geng’ın ayağının altındaki demir bacak koruyucu, ayak bileği kısmının etrafındaki arta kalan Ziliujin sayesinde az miktarda buhar fışkırttı, bu dönüm noktasında bütün vücudunu üç fit ileri itti.

Chang Geng uçabiliyormuş gibi bir hisse kapılmıştı.

Demir bileklik dışında bu, kendisine taktığı ilk demir zırh parçasıydı. Bu ölüm kalım meselesinde umutsuzca dengesini korumaya çalıştı ve geride kalan avlu duvarının köşesine tutundu.

Ge Ban Xiao bağırdı: “Dikkatli ol-“

Barbar hızlı bir şekilde tuğlaları silkeledi. Demir zırhı dayanılmaz bir gıcırtı sesi çıkarttı. Ayağının altındaki buhar bir bulutu andırıyordu. Bu küçük çocuğun baş edilmesi epey zor biri olmasına biraz şaşırmıştı. Demir yumruklarını geri çekti, göğsünün önündeki dişli, bir daire içinde döndü ve koyu renkli patlayıcı Chang Geng’ı nişan aldı.

Hızlı bir hamle ile onun sonunu hazırlamak için.

Chang Geng henüz bacaklarının altındaki bu bir çift feng huo lun* u henüz öğrenememişti. Bir vızıltı sesi duyunca içgüdüsel olarak ileri doğru koşturdu, aniden sırtında acı veren yakıcı bir sıcaklık hissetti. Yerdeki kum çelik çivi gibi sıçrıyordu, üstüne sağanak gibi yağıyordu, sadece yüzünü ve başını hurda-metal kılıçla korumaya vakti vardı.

*Rüzgâr ve ateş çarkı; mitolojik bir hikayede Fengshen Yanyi, Ölümsüz Taiyi, Nezha’nın etrafta uçmasına yardım etmek amacıyla ona taşıt işlevi görmesi için bir rüzgar çarkı ve ateş çarkı vermiştir.

Merkez Ovalar’ın demir zırhları kesinlikle göğüs kısmında patlayıcı donatmayı göze alamazdı. Bu patlayıcıdan geri seken güç insanın kemiklerini paramparça edebilirdi. Doğuştan yenilmez bir güçle doğan kuvvetli barbarlar böyle bir şey yapmaya cesaret ederdi sadece.

Derlerdi ki, o yıl Kara Demir Kampı’nın üç büyük grubunun on sekiz Barbar Kabilesini yok etme nedeni, Man Kabileleri’nin gelişmemesi ve henüz kendi demir zırhlarını nasıl üreteceklerini bilmemeleriydi.

Şimdi, hiç kimse ellerine böylesine büyük miktarda Ağır Zırh’ın nereden ve nasıl geçtiğini bilmiyordu. Binlerce mile yayılan ovalarının altındaki sonsuz Ziliujin akıntısıyla birleştiğinde yine de Merkez Ovalar’ın insanlarının elinde kendilerinin koyun gibi yönetilmesine müsaade ederler miydi?

Nasıl bu kadar korkunç hale gelebildiğini genç Chang Geng ‘ın şu anda düşünebilecek gücü yoktu.

Shen Hoca…. General Shen ona demir zırhla nasıl ilgilenileceğini öğretirken yanlışlıkla çelik zırhtaki patlayıcı boşluğunun sınırı olduğundan ve soğutmak için olan buz tüpünün çok fazla da etkisinin olmadığından bahsetmişti.

Bir patlayıcı her fırlatıldığında zırhın içindeki kişinin diri diri yakılmasını önlemek için bir tütsü yanma süresi civarında, soğutma süresine ihtiyaç vardı, geçen bu sürede demir zırhın ateşleme mekanizması otomatik olarak kilitlenirdi. Bu yüzden Chang Geng’ın hala soluklanacak vakti vardı.

Barbar aksanlı Çincesiyle bağırdı: “Küçük solucan, kaç! Kork ölümüne! Kaç!”

Chang Geng’ın gözleri karardı, seri bir hareketle duvardan kayarak indi ve şu anda hızla onu kovalayan adama dönüp ona doğru koşturdu.

Barbar adam gafil avlanmıştı. Chang Geng’ın bu kadar yürekli olmasını beklemiyordu. Hiç düşünmeden uzun kılıcı onu kesmek için kullandı. Ağır Zırh boy olarak çocuğun neredeyse iki katıydı, doğal olarak altında kör bir noktası vardı. Chang Geng geriye yattı ve yere doğru kaydı. Çelik bacak koruyucusu yerdeki taş tahtaya sürtünerek her tarafa dağılan kıvılcımlar çıkarttı.

Chang Geng işi bitmiş olan çelik kılıcı attı, barbarın tam sırtının ortasına vurdu. Barbar içgüdüsel olarak bundan kaçındı. Bu arada Chang Geng bileğindeki demir bilek kopçasına bastırdı, anında içindeki Xiu zhong si bir yılan gibi fırladı, Ağır Zırh’ı karpuz keser gibi kesti.

Chang Geng: “….”

Yalnızca şansını denemişti. Shen Shiliu’nun ona oyuncak olarak kullanması için verdiği demir bilekliğin aslında inanılmaz bir silah olmasını hiç beklemiyordu.

Xiu zhong si barbarın Ağır Zırhı’nın altın noktasını kırıp geçti. Kusursuz Ağır Zırh bir anlığına hareket etme kabiliyetini kaybetti. Zilijuin akıntısının sebep olduğu, içine giyen kişiyi öldürebilecek patlamayı önlemek için Ağır Zırh kendini koruma mekanizmasını etkinleştirmişti, kollarından sırtına kadar bütün eklem yerleri anında kilitlenmişti.

Bu sırada Ağız Zırh’ın içindeki kişinin bilinci hala açıksa, önce zırhı açmak için hala hareket edebilen vücudunun diğer yarısını kullanırdı, sonra da düşmanını öldürürdü- Ağır Zırh olmasa dahi o, boy ve güç açısından üstünlüğü olan barbar bir adamdı, iki küçük çocukla başa çıkamaması için bir sebep yoktu.

Fakat barbarların bu Ağır Zırh’ları bir şekilde ele geçirmiş olmalarına rağmen bu demir canavara nasıl hükmedeceklerini henüz öğrenmedikleri açıktı. Ağır Zırh kilitlendiği anda içindeki barbar tamamen şaşkına dönmüştü. İlk tepkisi, bu mekanik kilitle baş etmek için kaba kuvvet kullanmayı istemek olmuştu.

Etten ve kemikten olan bir insan bedeni, doğuştan tanrısal bir güce sahip olsa bile, Ağır Zırh’ın gücüne nasıl karşı koyabilirdi ki?

Dengesini kaydedip yerde takla attı.

Chang Geng bunu son bir hamle yapmak için fırsat bildi, tereddüt etmeden ileri doğru adım attı. Ayaklarının altındaki çelik bacak koruması en yüksek güçle harekete geçti. Altın kutunun yakınındaki patlayıcıyı nişan aldı ve bütün gücüyle bastırdı.

Bacak koruyucusunun kalitesi kötü olsa da gücü açıldığı zaman hala üç inçlik bir taşı ezebilirdi, altın kutu anında kırıldı.

Bununla birlikte Chang Geng’ın çelik bacak koruyucusu da sert zırhın dışına vurmasından ötürü mahvolmuştu. Çok fazla güç kullanmıştı ve gücünün bir kısmı kendi bacağına geri sekmişti. Bir tarafı uyuşuncaya kadar acımıştı, çoktan kırılmış mıydı kırılmamış mıydı söyleyemezdi.

Chang Geng dişlerini sıktı ve tek bacakla etrafında döndü.

Bir adım geri çekildiği anda parçalanan kutu patladı, barbarın kafası hemen oracıkta patlayarak paramparça oldu.

Kırmızı ve beyaz beyin parçaları kaçınılmaz olarak Chang Geng’ın üstüne fışkırdı. Bacağını geri çekti, boş bir ifadeyle yüzündeki kanı sildi. Havaya yayılan bu korkunç kötü kokuyla beraber kalbinde hiç korku yoktu.

Belki de Xiu Niang haklıydı, o bir canavardı.

Böyle kritik bir anda bile Ge Ban Xiao yine de düzgünce düşünebiliyordu. Bütün vücudu korkunç bir şekilde titriyor olsa bile kafası hala çalışıyordu. Chang Geng’a: “Ağabey, saklanacak bir yer bulalım. Seni babamın mahzenine götüreceğim!” dedi.

Chang Geng ileriye doğru sadece bir adım attı fakat bacağındaki sarsıntılı acı onu bağırmaya ve düşmeye zorladı. Bunu gören Ge Ban Xiao vakit kaybetmeden koşup Chang Geng’ı tuttu.

Hala çok gençti ama vücudu etten ve yağdan irileşmişti, o koştukça hepsi sallanıyordu, çok geçmeden Ge Ban Xiao nefes nefese kalmaya başlamıştı.

Nefessiz kaldığı halde sadakat yeminini bozmuyordu: “Ağabey, annemi ve babamı onlar öldürdü, benim hayatımı sen kurtardın, şu andan itibaren seni takip edeceğim! Bana ne dersen yapacağım! Hadi şu barbarları öldürelim!”

Hıçkırıkları arasında kelimeleri yutarken o son cümlede sesi kesildi.

 Chang Geng artık patlamış kılıcı tutamıyordu, yüksek bir çınlama sesiyle yere bıraktı. Kolundaki kaslar kasılıyordu, gülmek için çabaladı ve Ge Ban Xiao’ya şaka yaptı: “Ne için seni yanımda tutayım? Kıtlık zamanı çıkarıp yemek için mi?”

Ge Ban Xiao: “En azından ayağını yıkayabilirim…”

Bu sırada aniden Chang Geng’ın kulağı seğirdi, uğursuz bir tıkırtı sesini ayırt edebilmişti, hemen Ge Ban Xiao’yu susturmak için bağırdı: “Şşşşşş!”

Gen Ban Xiao: “Ayak yıkamada çok iyi olduğumu söylerdi annem hep. Ben yıkamayı bitirdiğimde babamın ayakları buhar çöreklerinden daha beyaz ol…..”

Ge Ban Xiao’nun bir anda sesi kesildi. Tam izlerinin üstünde durdu daha sonra da korkuyla iki adım geri geldi.

Küçük yolun sonunda gümüş renkli Ağır Zırh ile kuşanmış bir barbar yavaşça ortaya çıktı.