BL, NOVEL, SHA PO LANG, TARİHİ

Sha Po Lang 7. Bölüm: Düşman Saldırısı

Chang Geng böyle gözleri ilk kez görmüştü, yoğun pas içeren bir kokusu var gibiydi.

➸ ➸ ➸

O gün soyadı Wang olan eski bir asker, şehrin savunmasında görevlendirilmişti. Ömrünün yarısını Yanhui Kasabası’nda harcamıştı. Çalışmadığı zamanlarda içmeyi severdi ve ne zaman biraz aşırıya kaçsa palavralar sıralar, yalanlar söylemeye başlardı. Eskiden Kuzey Seferi’ne giden Eski Marki’yi takip ettiğini söylerdi hep.

Kimse bunun doğru olup olmadığını bilmiyordu fakat imkânsız da değildi. Eski Marki de insandı. Yemek yemeye ihtiyacı vardı ve tabii ki yemeğiyle ilgilenmesi için de bir hizmetkarının olması gerekiyordu.

Ancak ne kadar umursamaz biri olursa olsun, Yaşlı Wang asla Dev Uçurtma’nın döndüğü gün içmeye cüret etmezdi. Her bir subay sırayla dizilmiş olmalıydı ve herkes mahcup olmaktan korkuyordu.

Ne yazık ki, korktuğun şey başına gelirdi.

Yaşlı Wang kafasını kaldırıp göğe yükselen düdük sesine baktı ve deli gibi bağırdı: “Hangi sidikli piç tarihe bakmıyor? Oyalanmak istiyorsanız gidin de karınızın yatağında yapın, ne diye düdük çalıyorsunuz? Bu yaşlı adamı bostan korkuluğu mu sanıyorsunuz?”

Karanlık nehrin sonunda gelen Dev Uçurtma’yı karşılamak için bekleyen, demir ağ ile çevrili büyük bir havuz vardı. Demir ağ çoktan yarı yolda açılmıştı. Mandalı çekmekten sorumlu olan görevli asker, ani alarm sesinden korkmuştu. Ne olduğunu anlamadı, yine de mandala karşı ihmalkâr olmaya cesaret edemedi ve mandalı tekrar tutuşturdu.

Sonunda büyük demir geçit yarı açık yarı kapalı haldeydi, tıpkı Dev Uçurtma’nın kafasındaki ejderha dekorları büyük bir ağza sıkışmış gibi görünüyordu.

Ziliujin’in gemiden boşalmasını bekleyen hemen sıraya dizilmiş olan askerler arkalarına ve dışarıdaki karmaşaya baktı. Askeri malları teslim almaktan sorumlu olan Belediye Reisi, küçük bir tong hou çıkarttı, demir geçitte bekleyen askerlere yöneldi, bağırdı: “Hepiniz mi uyukluyorsunuz? Dev Uçurtma sıkıştı, göremiyor musunuz?!”

O konuşmasını bile bitiremeden Dev Uçurtma’nın güvertesinde ani bir ateş patladı. Kalın, beyaz duman uçuştu, bir kol büyüklüğündeki kalın, çelik bir ok fırlayıp vahşice gökyüzünde uçtu. Kalabalığın şaşkın sesleri arasında yüksek sesli uyarı alarm düdüğünü tam ortasından vurdu.

Göz açıp kapayıncaya kadar alarm düdüğü susturuldu ve etkisiz hale getirildi. Bir anlığına havada kaldı ve doğruca düştü. Kısa bir süreliğine havaya sessizlik hakim oldu, ardından kargaşa çıkaran gürültülü bir “bom!” sesiyle patladı.

“Baihong Oku!”

“Ne oluyor?! Oku atan kim? Gemideki kişi deli mi?!”

“Ne yapmayı planlıyorlar?”

‘Baihong’* dev makineli bir yay türüydü. Bütün yay tamamen genişletildiğinde yedi fit uzunluğunda olurdu. Sadece Dev Uçurtma gibi büyük ölçekli gemilerde bulunurdu. Böylesine korkunç bir silah yalnızca insan gücüyle çalışıyor olamazdı. Ziliujin ile çalışan mekanizma yayın altına hazırlanmıştı. Tamamen uzatılmış olan yaydan çıkan ok, birkaç fit genişliğindeki şehir kapısını delip geçebilirdi.

*Beyaz Gökkuşağı

Dev Uçurtma gökyüzünde süzülürken ondan yağmur gibi yağan Baihong Ok’larının, Ağır Zırh’ların bile karşı koyamayacağı, yere düşen ilahi cezalar gibi olduğu söylenirdi.

Değişiklik çok ani olmuştu. Yaşlı Wang bir ‘Qian Li Yan*’ aldı ve yaşlı bir kaplumbağa gibi boynunu uzatıp söylendi: “Oh olamaz… Bu iyi değil. Çabuk! Gidip Guo Usta ve Tudor Lu’yu çağırın, fırlayın!”

*Altıncı his anlamına geliyor; bu romanda bir steampunk dürbününe verilen ad.

Söndürülmüş olan Dev Uçurtma’nın ateşli yüzgeçleri aniden hep birlikte aydınlanırken o hâlâ konuşuyordu. Ziliujin’in yokluğu Uçurtma’nın yeni uyanmış bir canavar gibi gürlemesine ve patlama sesi çıkartmasına sebep olmuştu.

Yaşlı Wang’ın gözleri Dev Uçurtma’nın güvertesinin dönüşünü izlerken büyümüştü.  Ağır Zırh ile kuşanmış bir dizi güçlü asker hizalanmaya başlamıştı. Zırhlarının üzerindeki parıltılar, nehrin yüzeyine yansıyan gün ışığı gibiydi. Mesafe boyunca bile insan yine de o ağır baskıyı hissedebilirdi.

Liderleri zırhının koruyucu maskesini yukarı itti, yaralarla dolu olan yüzünü açığa çıkardı.

Yaşlı Wang şok olmuştu – bu, garip bir surattı; nasıl Dev Uçurtma’ya binmişti?

Yara İzli Adam aniden gülümsedi sonra kafasını gökyüzüne doğru çevirip uludu. Uluması makinenin kükreyişini delip geçecek kadar yüksek sesliydi, bir kurdun haykırışını andırıyordu.  Arkasındaki bütün savaşçılar onun hareketini taklit etmeye başladılar. Kışı aç geçirmiş, ölümcül köpekdişlerini ortaya çıkarmış bir kurt sürüsü gibi peş peşe uluyorlardı.

Dev Uçurtma’yı izlemeye gelen kalabalıktan birisi bağırdı: “Barbarlar!”

Bu sözler eşekarısı kovanına çomak sokmaktı.

Pek çok köyden ve komşu şehirlerden gelen insanların hepsi burada toplanmıştı. Kadınlar ve erkekler, gençler ve yaşlılar; şimdi bir antilop sürüsünü andırıyorlardı, dehşet içinde koşup kaçıyorlar, itişip kakışıyorlar, birbirlerinin üstüne basıyorlardı.

Koruma subaylarının atları bile insan kitlesi onları iterek geçerken durmadan inliyordu.

Yaşlı Wang gözetleme kulesinin üstüne çıktı, belinden uzun bir mızrak çıkardı ve elini kulenin tepesindeki ‘altın kutu’yu kırarak açmak için kaldırdı. Altın kutunun aydınlatma için kullanılan Ziliujin içerdiğini biliyordu. Şansı yaver giderse ve ateş düzgünce tutuşturulabilirse gözetleme kulesinin tepesi gökyüzünde patlayan bir alarm düdüğü olarak kullanılabilirdi.

Bütün ömrü boyunca yalan söyleyen bu eski asker, başarılı bir şekilde altın kutunun köşesini delmişti, Ziliujin akıntısı dökülmeye başlamıştı. Titreyerek tutuşan aleti çıkarmıştı. Gökyüzünde çınlayan kurt ulumaları gibi ateş kıvılcımları patlamıştı ve onun yaşlı elleri tarafından altın kutuya doldurulmuştu.

Altın kutudaki Ziliujin’in yarısı sızmıştı, arta kalan yarısı da alevlerle buluştuktan hemen sonra yanmıştı. Deniz fenerinin havalandırması tıkanmıştı. Sadece birkaç buhar fışkırmıştı, patlayacak gibiydi.

Bir sonraki an başka bir Baihong Oku gökten indi ve Yaşlı Wang’ın göğsüne çakıldı. Eti ve kanı anında ayrıldı. Okun hızı en ufak durma belirtisi göstermedi, gözetleme kulesindeki yaşlı askerden geriye ne kaldıysa sürükledi.

Kule patladıktan sonra baştan aşağı çöktü. Taş yığınları döküldü.

Meydanda savunma subayları ve halk dağılmaya ve aceleyle kaçışmaya başladı.

Aynı anda kulenin tepesinde yanan altın kutu sonunda gökyüzünde yükselmişti, uğursuz mor ışık parladı ve havada büyük bir havai fişek patladı, Yanhui Kasabası’nın yarısını aydınlattı.

Ancak şimdi tong hou’nun arkasındaki komutan tepki vermeye başlamıştı, olanca kuvvetiyle bağırdı: “Düşman saldırdı! – barbarlar saldırdı!-“

Barbarlar tarafından ele geçirilip kontrol edilen Dev Uçurtma, yavaşça yerden yükselmiş, Baihong Ok’ları can almak için yağmur gibi yağmaya başlamıştı.

İnsanlar kafasını kaybetmiş sinekler gibi dağılmıştı ve kasabanın süvari muhafızları, hızla tamamen kapanmamış olan mavi taşlı yolun içinden koşarak geçmişlerdi.

Kuledeki bütün topçu birlikleri hep birlikte kafalarını kaldırdı, halihazırda havalanan Dev Uçurtma’yı nişan aldı-

Bütün kasaba tamamen duman ve ateş ile sarıldı.

Dev Uçurtma’da Ziliujin’in bulunduğu bölmenin tamamen açık olduğu ortaya çıkmıştı ve kurtların ulumaları arasında gökten sayısız Kuzey Barbar askeri inmişti.

Kurtlar kükremiş, sokaklar kanla kaplanmıştı. Her şey alt üst olmuştu.

Uçurtma’daki Yara İzli Adam atladı ve zıpladı, demir zırhının altındaki buhar şiddetle fışkırdı. Bütün bedeni 10 metreden daha yukarıya fırladı. Askeri bir ata bindi- elbette at, Ağır Zırh’ın ağırlığını kaldıramadı ve ön bacakları anında kırıldı. Atın üstündeki asker, tepki bile veremeden vahşi bir adam tarafından boynundan ısırılmıştı.

Barbar kafasını kaldırıp askerin boğazından bir ısırık almıştı. Kan yağ gibi fışkırdı, asker bağıramadan hayatı sonlanmıştı.

İnsan yiyen bir iblisi andıran Yara İzli Adam yüksek sesle kahkaha attı, daha sonra ısırdığı insan etini yuttu. Aniden uğuldadı, onun işaretiyle dört veya beş tane Ağır Zırh giyinmiş barbar ortaya çıkmış, onun yanına sokulmuşlardı. Çabucak sokağın karşısına uçtular ve Xu Baihu’nun evine doğru gittiler.

Ordunun zırhları iki türe ayrılmıştı: “Hafif” ve “Ağır” Hafif Zırhlar, süvariler tarafından giyilirdi ve sadece az miktarda güç taşıyabilirdi. Yine de çoğunlukla insan ve hayvan gücüne dayanırlardı, tek avantajı ağırlığıydı.

Ağır Zırh’lar tamamen farklı bir kavramdı. Bir takım Ağır Zırh iki yetişkin adam boyundaydı ve sırtında ‘altın kutu’ taşırdı. Eklemlerinden, kollarından ve bacaklarından Ziliujin akardı. Giyenin ayakları binlerce mil öteye giderdi, tek kolla neredeyse yarım kiloluk bir kılıcı savurabilirdi. Beli de patlayıcılarla donatılmıştı. Tek bir Ağır Zırh birliği, bir ordunun işini kolayca yapabilirdi.

Ağır Zırh’lar erişilebilir olsaydı; Süvariler, Donanma ve diğerleri gereksiz olurdu…. Ama bu imkansızdı. Ağır Zırh’lar son derece pahalıydı. Birkaç saat içinde bir kutu Ziliujin yakıyorlardı ki bu gözetleme kulesini iki yıl boyunca aydınlatabilecek tahmini bir miktardı.

Ziliujin ülkenin yaşam kaynağıydı. Karaborsada bir ya da iki altın, yedi veya sekiz parça yabancı maddesi olan Ziliujin’in bir veya iki parçasını almaya yetmeyebilirdi.

Büyük ve güçlü bir ülke bile, yalnızca bir tane tamamen güçlü Ağır Zırh’larla donatılmış şubeye destek olabilirdi- An Ding Markisi Gu Yun’ün, Kara Demir Kampı.

Dolayısıyla, bu kadar çok Ağır Zırh’ı barbarlar nasıl elde etmişti?

Ölen askerlerin hiçbirinin cevabı yoktu.

Xu’ların evinden sendeleyerek çıkan yaşlı hizmetçi, korkunç katil grubuyla çarpışmıştı. Tek bir ses çıkarma şansı olamadan çoktan duvara mıhlanmıştı.

Vahşi adam içerideki odaya doğru gidip bağırdı: “Hu Ge Er! Hu Ge Er!”

“Hu Ge Er”- Xiu Niang, tabii ki, artık ona cevap veremezdi.

Oymalı tahta kapı Ağır Zırhlı savaşçı tarafından tekmelenerek kırıldı, gövdesinin yarısı oyma sesiyle kırıldı daha sonra da tamamen çöktü.

Yenilmez barbarın adımları nihayet durmuştu. Kadının odasının girişinin önünde şaşkın şaşkın dikiliyordu.

Dumanın hafif kokusu dağılmamıştı. Odada hâlâ ufak bir ışık vardı, yerdeki dağınık yatakta püskülün uzun gölgesi asılıydı. Makyaj masasının etrafı düzenlenmişti ve köşede hala açık olan bir dudak boyası kutusu vardı…

Bir genç sırtı onlara dönük bir şekilde yatağın önünde diz çökmüştü…  Boylu boyunca uzanmış bir insan figürü var gibiydi.

Delikanlı -Chang Geng- büyük kargaşayı duyunca hiç düşünmeden arkasına baktı. Güpegündüz evine giren bir grup vahşi barbar gördü yine de kalbinde en ufacık korku belirtisi yoktu. Bununla birlikte ani bir farkındalık yaşadı, şimdi Xiu Niang’ın neden ölmek istediğini birazcık anlayabiliyordu.

Bu Barbarlar şehre girebilmişti, şüphesiz ki Xiu Niang’la bir ilişkileri olmalıydı. Xu Baihu hala Dev Uçurtma’daydı, belki de gemideyken çoktan barbarlar tarafında öldürülmüştü çünkü yabancılarla iletişim halindeydi. Xiu Niang başarılı bir şekilde kendi ülkesinin öcünü almış ancak aynı zamanda ona iyi davranan tek erkeği dolaylı yoldan öldürmüştü.

Chang Geng ilgisizlikle barbarlara baktı daha sonra geri dönüp yataktaki kadına eğildi, bunca yıldır onu öldürmediği için şükranlarını sunup ölüyle bağını tamamen kopardı.

Alnı yere değene kadar eğildi, ayağa kalktı daha sonra kapıdaki Ağır Zırhlı savaşçıya yüzünü çevirdi.

Ağır Zırhlı adam dağ gibiydi. Chang Geng ise etten kemikten olan bir çocuktan başka bir şey değil. Bu adamların arasında dururken büyük, yıllanmış bir ağaçla boy ölçüşen bir karınca* gibi görünüyordu.  Korkması gerekirdi ama korkmuyordu.

*Deyim; Büyük bir ağacı sallamaya çalışan bir karınca.

Chang Geng birçok dağa karşı şansı olabileceğini düşünecek kadar kibirli değildi. Üstelik onlardan kaçabilmek için bir yolunun olmadığının farkındaydı yine de hiçbir korku hissetmemesi garipti.

Belki de bütün korkusu “Shen Shiliu” nun başka bir kimliği olduğunu öğrendiği anda ortaya çıkmıştı.

Yara İzli Adam ona baktı – kimse ne düşündüğünü söyleyemezdi, yüzü kızgınlıkla doluydu: “Hu Ge Er nerede?”

Chang Geng bir anlığına gözlerini onun yüzüne dikti ve sonra: “Seni hatırlıyorum, sen, o yılın kışında, kar fırtınasında bir sürü kurdun bana saldırmasına öncülük eden adamsın.”

Ağır Zırh’ın içindeki barbar ona doğru yürüyüp Chang Geng’ı tutma girişiminde bulunduğu anda, Yara İzli Adam elini kaldırıp onu durdurdu.

Yara İzli Adam başını yavaşça aşağı eğdi, zırhlı göğsüne bile yetişemeyen çocuğa bakmak için acemice sırtını büktü ve aksanlı Çince’siyle tekrar sordu: “Sana soruyorum… Hu Ge Er, Xu… Xiu Niang, nerede?”

Chang Geng: “Öldü çoktan.”

Demir bilekliğini tuttu ve daha sonra yoldan çekildi, yatakta yatan cansız bedeni açığa çıkardı. Xiu Niang’ın dudağında siyah kanın izi vardı. Yüzü fildişi renginde- solmuş zehirli bir çiçek gibiydi.

Avludaki barbarlar diz çöktü, ağladı ve üzüntüyle feryat etti.

Yara İzli Adam bir anlığına buz kesti. Daha sonra ayağını yavaşça kaldırıp Xiu Niang’ın odasına girdi.  Hareketleri temkinli görünse de giydiği Ağır Zırh, yürüdüğü yerde derin izler bırakıyordu.

Barbar pencereye gitti ve oyulmuş tahta yatağa doğru ellerini uzattı. Yarı yoldayken ellerini geri çekti, kuvvetinin karyola direğini kırabileceğinden korkmuş gibiydi.

Ağır Zırh ile kaplanmış belini eğdi, arkasındaki beyaz buhar küçük odanın içinde yayıldı. Zırhın içindeki Ziliujin yanmaya devam ediyordu, ölen bir canavarı andıran bir ses çıkartıyordu.

Canavar, kadının yüzünü okşadı.

Buz gibiydi.

Daha sonra aniden eşini kaybetmiş bir kurt gibi uludu. Bir zaman sonra yatağın önündeki Ağır Zırh insan gözüyle görünemeyecek bir hızda döndü ve coşkulu beyaz buhar çılgınca fışkırdı. Mekanik bir el Chang Geng’ı tutmak için uzandı.

Chang Geng’ın ayakları yerden kesildi. Sırtında keskin bir ağrı vardı. Barbarın onu duvara çarpmasıyla iç organları alt üst olmuş gibi hissetti.

Duvar kırıldı.

Chang Geng daha fazla dayanamadı ve Yara İzli Adam’ın metalik koluna kan tükürdü.

Kafasını eğmek için çabaladı ve tamamen öldürme dürtüsüyle dolu bir çift gözle karşılaştı.

Chang Geng böyle gözleri ilk kez görmüştü, yoğun pas içeren bir kokusu var gibiydi.

Fakat nasıl olduğunu bilmiyordu, güç ve güçsüzlük arasındaki farklılık durumunda kalbinde ve ruhunda yanan bir arzu filizlenmişti. Gözlerini kaçırmadan, önünde duran barbara öfkeli bir şekilde gözlerini dikti.